Öğrendiğimiz, uygulamaya çalıştığımız; cesur olmaktır. Cesurca bir iş yapmak takdir görür. Cesaret, en mûteber vasıflardandır. Birkaç yanlış kullanımla birlikte cesaret, bir süre sonra akıl ve mesuliyetten ayrılır ve kör cesarete evirilebilir. Yaptığımız işlerdeki temkin duygusunu muhafaza etmek, ilk dikkat etmemiz gereken husustur. Bu açıdan “Şiir Beni Korkutmuştur” ifadesini cehaletten, serazatlıktan, acizlikten gelen bir korku olarak değil; mesuliyetten, müktesebattan, çileden kaynaklanan bir temkin hali olarak okumak gereklidir.
Yedi Güzel Adam’ın belki de en sessizi olan Alâeddin Özdenören, Haziran 2003’te vefat etti ve Balıkesir Başçeşme Kabristanı’na defnedildi. Bir yaz gününün sıradan salâsını dinlediğimi hatırlıyor, fakat mevtanın ismini hatırlayamıyordum. Ta ki aradan iki yıl geçti ve bir vesileyle aramızdan ayrılanının şair Alâeddin Özdenören olduğunu fark ettim. Cenaze namazının kılındığı camiye yarım saat, kabristana ise bir saat uzaklıktaydım. Bu zaman ve mekanizafiliği ancak iki senede yerine oturdu. Tanımakta geç kaldığım bir şairi de Balıkesir’i sebep kılıp tanımaya gayret ettim.
Mustafa Aydoğan’ın, Şiir Beni Korkutmuştur isimli kitabı, Alâeddin Özdenören’i tanımak isteyenler için tamamlayıcı bir eser. Daha öncesinde de Aydoğan’ın Yalnızlık Mahşeri isimli Alâeddin Özdenören’in hayatını anlattığı kitabı yayınlanmıştı. Biyografi çalışmasından sonra Özdenören’in konuşmalarının yer aldığı “Şiir Beni Korkutmuştur” eksik parçaları hitama erdiren bir kitap olarak yayınlandı.
Kitaba isim olan cümleyi Aydoğan, şu şekilde açıklıyor: “Şiirden korkmak, bir şair için akla gelebilecek en son durumdur aslında. Bir şair şiirden neden korkar ki! Ama o korktuğunu söylüyor ve bunu cesaretle ifade ediyor. Hatta bu noktada da kalmayıp ileri götürüyor işi ‘şiirin çılgınlığından çekinir hale geldim’ diyor. Bu dalgın adamın çekindiği çılgınlık bütün şairlerin çekinmesi gereken bir yanış ve kül oluş noktasını mı işaret ediyor acaba?”.
İlk on iki mülakat Alâeddin Özdenören’in kendisi ile yapılan mülakatlar. Sonrasında Cahit Zarifoğlu ile ilgili katıldığı bir oturumdaki konuşmaları, vefatından sonra ikizi Rasim Özdenören’le yapılan bir mülakat, en son bölümde de Alâeddin Özdenören’in kendisinin Kamil Aydoğan ve Mehmet Akif inan ile ilgili iki röportajı yer alıyor.
Konuşmaların derinine indikçe fark edilen bariz bir “çevre” var. Karşılıksız dostlukların kurulduğu bu çevre konuşma tarihlerinden de anlayacağımız üzere on yılların birikimiyle güçlenmiş ve kıymetli eserlere ulaşmış. Mavera ekibinin neredeyse tüm isimleri bir şekilde kitaba dâhil oluyorlar. Edebiyatın, bir samimiyet meselesi olduğunu göstermenin en güzel biçimi… Menfaat yok, çekememezlik yok, hasetlik yok… Böyle bir edebiyat çevresinin hisleri ve düşünceleri de okuyucuyu etkileyecek nitelikte.
Özdenören ile yapılan son mülakatlar ise hüznün kıyısındaki mülakatlar. Hastanedeyken yapılan bu konuşmalar, tevekkül ile beraber kesif hüzün bulutlarını da metnin atmosferine taşıyor. Verilen cevaplar, belki de yazılı olduğu için, daha uzun ve daha oylumlu. Vefatından önce şairin sesinin kesilmesi sebebiyle sorulara yazarak cevap vermesi ise kadirşinaslığın müstesna bir örneği… Genellikle abi vasfıyla da anılan şairin, Ramazan Dikmen’in vefatından sonra yaptığı konuşma ise abiliğinin ne boyutta olduğunu gösteriyor. Ramazan Dikmen’in yüzünde gördüklerini ifade ettiği bölüm, “Ramazan’a gelince/ O yalnızlığın sürgünüdür” mısrasının izahı gibi: “Aldanmış aşkın, kadri bilinmemiş bağlılığın, ödülsüz kalmış çabaların, sessizce alçakgönüllülükle katlanılmış hayat yükünün sayısız efsaneleri. Vakitse sonsuzluk. Göğsünde her zaman ağır, yuvarlak, beyaz bir düş taşır ve o düşle birlikte çalımlı çalımlı yürürdü.” (s. 78)
Alâeddin Özdenören’in kendisiyle yapılmış ilk mülakat şiire başlamasından neredeyse 10 sene sonra, bütün söyleşileri ise vefatından 14 sene sonra yayınlandı. Yedi Güzel Adam’ın belki de en sessizi olan Alâeddin Özdenören’in konuşmalarının yer aldığı Cümle yayınlarından çıkan “Şiir Beni Korkutmuştur” kitabı, şairi tanımak için önemli bir ilk adım.