Uzun hikâyelerde vardır ama genelde hikâye türü kısadır, kısa olduğu için anlatım yalın, anlaşılır ve özlüdür. Büyük bir hayattan kısacık öykü veya öyküler çıkarmak ustalık ister. Bu işin de bir efsunkâr yanı vardır elbette. Ustalık da işte burada yatıyor. Öykü hayatın seçilmiş yanlarını fazla ayrıntıya girmeden anlattığı için bir yönüyle de anlatılan sınırlanmış oluyor. Sınırlandırılmış ayrıntılar bir bakıma yazarların hayattan seçilmiş veya öyle düşünülmüş kendine özgü bakış açıları öykülerde yer alır. Küçük de olsa bazı ayrıntılar öykü yazımında pek önemi vardır. Kaldı ki hayat içinde bu ayrıntılar aynı önemi taşımaz mı Ancak bütün bu anlatımlar ustalık gerektirir. İyi öyküler kendini haz bırakarak okutmakla kalmaz yazarını da güçlendirir. Öyküyü daha sıcak, daha hareketli ve kendine uygun bulduğunu söyleyen Feyza Hepçilingirler, “Öykü yazmak beni mutlu ediyor, gerçi roman yazmanın yazar açısından çok özgürleştirici bir yanı var. İnsan yazar olduğunu roman yazınca anlıyor. Ben öyle hissediyorum. Böyle uçsuz bucaksız bir ovada at koşturuyormuş gibi hissedersiniz kendinizi; alan sizindir, istediğiniz gibi istediğiniz konuya geçebilirsiniz. Öyküde ise kıstırılmışlık duygusu vardır. Daracık hareket yeteneğinizin çok sınırlı olduğu bir alanda bir takım atraksiyonlar yapmak zorundasınız. Her sözcüğü ölçülü bir biçimde kullanmak zorundasınız. Kuyumcu titizliğiyle ince ince işlemek gerekiyor”, diyor.

Kısa öykünün dayanağını yazar Kurt Vonnegut belki de yerinde bir tespitle; “ Hikâyenin başı, sonuna mümkün olduğunca yakın olmalı” demiştir.

Temel öğe de olaydır. Olayın geçtiği yer/çevre sınırlıdır. Hikâyede kahramanların tanıtımında ayrıntıya girilmez, Bu yüzden hikâyelerdeki kişiler bir karakter olarak karşımıza çıkmaz. Hikâyenin kısa, yoğun ve kullanılan sözcüklerde itina gösterilmesi sanat açısından niteliği artırır ve kalıcı yapar. Bu bir yönüyle de güzel bir hikâye nasıl yazıların da cevabıdır. Semih Gümüş; “Nitelikli bir öykü anlayışı ve kendini bu anlayış içinde yetkinleştirme sürecinin sonunda ulaşılan bu düzey, doğrudan söylemden değil yazınsal dilin ve anlatım biçiminin dolaylı anlamlandırma olanaklarından güç alır” diyor. Öykülerde önemli unsurlardan birisi de anlatıcıdır. Gümüş, anlatı tekniği üzerinde de şu fikirleri taşıyor; “Anlatı konumunda bulunup birinci kişi ağzından yazmak, insanın iç dünyasından ve gündelik hayatın anlarından geçerek anlatmak daha kolaymış gibi gelir. Oysa ilk tuzak, kendini anlatırken karşıya geçip anlatıcının bakış açısını nesnelleştirmektir. Böylece kendini anlattığını sanan anlatıcı – kişi, bir başkası tarafından anlatılıyormuş gibi düşünüp kavranır ki, gerçeklikten, doğallıktan ve sahicilikten uzaklaşılmış olur.”

Hikâyelerde iyi, müthiş bir bütünlük kurmalıdır, okuyucuyu da farklı bir anlatım damarıyla buluşturmalıdır. Bu anlatım çabasında (gerektiğinde) kâinatın sınırlarını aşarak bilinenler dışına da çıkılmalıdır. Sıradanlıktan uzak olarak bir açıdan ziyade başkalarına bir başka gözle bakmanın önünü açma çabası içinde olunmalıdır. Ayrıca konularda farklı yoğun bir etki bırakması öyküleri de zenginleştirir. Öykü bittiğinde her yazar konu olsun öykünün kahramanları olsun kafasına göre, özgürce bir etki bırakıp bırakmadığına dönüp bir bakmalıdır. Her öykü yazarı diğer hikâye yazarlarından ayrılmaya kendi öyküsünü kurmaya yoğun çaba harcamalıdır.

Anlatılan hikâyelerde bazen bir birinden ayırt etmekte zorlanıldığı da olmaktadır. Bu durum da hikâyelerin benzerlik taşımaları nedeniyle yazar hakkında tereddütler oluşturur.

Öykü yazarı öyküler arasında yerinde ve zekice, incelikli kurduğu bağlantı, ortak unsurlar kurguyu da zenginleştirir. Birde yazarın neyi ve nasıl yazacağıdır. Öykülerimde mekanik benzetmeler değil bedensel benzetmeler kullanırım diyen roman ve kısa öykü yazarı Amerikalı yazar Ursula Le Guin’e göre; “Sanat ritimlere dayanır, yazarlar da bedensel ritimler kullanır. Mecrası ne olursa olsun, sözcüklerden oluşur; sözcüklerse bedenseldir, bedenden ve nefesten oluşur, beden tarafından alımlanır, bedenle hissedilir; sözcüklerin ritimleri bedensel ritimlerdir.”

Bazı hikâyeciler öykülerinde kullandıkları ortak kelimeler okuru parçalardan öte bütünü anlamaya iter.

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Hikâyeler de farklı mecralardan beslenmeli, konular farklı seçilmeli anlatım akıcı olmalıdır. Okur eline aldığı bir hikâye kitabında süslü ifade ve tasvirlerden öte okuyucunun ufkunu da aydınlatmalıdır. Değişik yerler, tasvirler, isimler, kelimeler, vurgular bir eseri daima albenili yapar, ilginç kılar.

Bir hikâyede sessizce duran, olup bitene karışmayan, yadırganan bir tip başka bir hikâyede kendini daha atik, daha cevval ve hikâyenin kahramanı olabilir, olmalıdır da.

Hikâyelerde geçmişe duyulan özlem ve insan hayatında çok belirleyici olan bazı dönemler kadar hayalle gerçek de iyi bir dille aktarılır.

Hikâye gizemin efsunlu havasından da mutlaka beslenir, beslenmek zorundadır. Çünkü hikâye hem çekici olmalı hem de okuyucuyu meraklandırmalıdır. Günümüzde Türk öykücülüğü geniş bir konu ve üslup zenginliğiyle de devam etmektedir.

Özgün hikâyelerde romanlarda yazarını yükseltir. Anlatmaya değer hikâyeler yazmak, kelime dağarcığı, anlatım farklılığı zenginliği eseri kadar yazarını da güçlendirir ve yüceltir. Hikâyede dil ile metin diğer öğelerle örtüşür nitelikte kurgulanmalıdır. Ses düzeni, müzik, orantı, ses düzeni, yan anlam, ayrıntı, sözcükler, gönderme ve imgeleme gibi pek çok unsur mutlaka eserde kendini göstermelidir. Yani eserde dili de farklı zenginliklerle beslemek elzemdir. Yazar kendine özgü/özgün bir dili/üslubu olmalıdır. Öykünün başarısı metnin özgünlüğüne de bağlıdır. Kısa cümleler kurularak yazılan öykülerin zor olsa da ilgi çekici bulunduğunu da belirtmeliyiz. Hikâyeye ve kahramanlarına her seferinde yeni unsurlar ilave ederek yeni hikâye doğar veya güçlenir. Yazım kurallarını da yerli yerinde kullanmak gerekir. Nerede durup nerede yürüneceğini bilmek gerekir. Öykü durgunluk hissi vermemelidir. Ne eksikli ne de fazlalık; fala da eksik de metni bozar. Yazılanlar okuyucuya ilginç gelmelidir, okuyucunun düşüncesinde farklı bir etki bırakmalıdır. Öykülerde büyüleyici bir etkiye sahip olmalıdır. Tekrar ve benzeri şeyler alaka uyandırmayabilir. Sürekli okuyan biri neden aynı şeyleri okusun, aynı örgüler etrafında dönüp dolaşsın ki! Bu bakımda yazar şaşırtmalıdır. Okuyucuyu hiç beklemediği yerden vurmalıdır. Sayfaları arasına çekmelidir. Mutlu son bekleniyorsa hüsran, hüsran bekleniyorsa buruk bir acı veya mutluluğu hissetmelidir. Yazar Julio Ramón Ribeyro öyküyü en can alıcı haliyle şöyle özetler; “Öyküde anlatılan olay eğlendirmeli, heyecanlandırmalı, meraklandırmalı ya da şaşırtmalıdır: Eğer bunların hepsini birden yapabiliyorsa ne âlâ. Eğer bunlardan hiçbirini yapamıyorsa pek de öykü sayılmaz.”

Hikâyelerde Anadolu’yla yönelme, dış göç, küçük kent insanlarının, zengin kesiminin yaşayışları, siyasal, toplumsal, güncel konular yazarların daha çok ilgilendikleri alan olarak görülüyor. Kimi yazarlar fertleri ön planda tutarken kimileri olaylara ağırlık veriyor.

Hikâye ve romanda gergin hava, taze bir hayat, yeni bir yol, parlak bir düşünce, iyi ve ilginç fikir, farklı ışık daima cezp edicidir.

Hikâye üzerine düşüncelerimizi Yeşim Dincer’le bitirelim; “Gerçek sanat insani olan hiçbir şeye yabancı kalmaz.”