RATEM‘in raporuna göre; 23 ulusal, 16 bölgesel ve 212 yerel televizyon kanalı, 2009 yılında 1 milyar 273 milyon TL‘lik reklam gelirini paylaştı. Bu pastadan ulusal kanallar, 1 milyar 95 milyon aldı. Bölgesellerin payına 7 milyon 158 bin lira, yerel kanalların ise 7 milyon 680 bin lira düştü. Kablodakiler 96,4 milyon ve uydudakiler ise 57,7 milyon kazandı.
Yıllardır zor ekonomik şartlar altında yayın yapan, devletten reklam desteği alamayan, haksız rekabet ortamında ezilen, prim borcu, telif hakkı, işçi tazminatları ve vergi borçlarını ödeyemeyen yerel medya organları, önümüzdeki birkaç aylık sürede gözyaşları arasında ‘yayınlarını veda konuşmalarıyla‘ sonlandırmak zorunda kalacak.
Ne yapılabilirdi?
Uygulama, ihale sonrasına, yani 2 yıl sonrasına, bırakılabilinirdi. En azından 1 yıl sonra denilerek, kısmi bir geçiş sağlanabilirdi. Fakat bu maalesef yapılmadı. Şimdi, sıkıntılı bir süreç başlıyor.
Her şeyin bedeli var!
Yeni dönemde ‘medya hizmeti sağlayıcıları‘ olarak nitelendirilen, ulusal, bölgesel ve yerel televizyonlar ile radyolar için birçok mali yükümlülük getiriliyor.
Sayısal ve karasal yayın ihalesine giren bir kuruluşu; önümüzdeki süreçte yayın yapabilmek için kanal ve frekans kirası, lisans ile multipleks bedeli gibi yeni ödemeler bekliyor. Daha da önemlisi, artık kanal ve frekans ücretleri yıllık olacak.
Medya kuruluşları, her bir yayın tekniği ve ortamına ilişkin Üst Kurul‘dan ayrı ayrı lisans almak zorunda olacak. Bir kere lisans alınca, her şey bitmiyor. Lisans süresi 10 yıllık. Süre bitince yeniden başvurup, almak gerekiyor.
Ve en önemlisi Kanun, 49. Maddeye göre Resmi Gazete‘de yayınlandıktan sonra hemen yürürlüğe giriyor. Yani uyum için herhangi bir hazırlık süresi öngörülmüyor.
Bu nedenle, yerel televizyonlardan; siyasilere ve milletvekillerine faks yağmuru yağdı. Ama bir sonuç çıkmadı. Milletvekillerinin çoğu içeriğini bilmeden kanuna evet oyu vererek, büyük bir vebalin altına girdi.
"Tekelleşme" endişesi...
Değişiklik, reklam pastasındaki payları da doğrudan etkileyecek. Lisans alamayıp yayınına son verilen her kuruluşun payı, sektördeki güçlülerin payına eklenecek.
RATEM‘in raporuna göre; 23 ulusal, 16 bölgesel ve 212 yerel televizyon kanalı, 2009 yılında 1 milyar 273 milyon TL‘lik reklam gelirini paylaştı. Bu pastadan ulusal kanallar, 1 milyar 95 milyon aldı. Bölgesellerin payına 7 milyon 158 bin lira, yerel kanalların ise 7 milyon 680 bin lira düştü. Kablodakiler 96,4 milyon ve uydudakiler ise 57,7 milyon kazandı.
Başka bir bakış açısı: 23 ulusal kanal, reklam gelirlerinin yüzde 86‘sını; 16 bölgesel kanal yüzde 0,56‘sını ve 212 yerel kanal ise sadece yüzde 0,60‘ı alabildi. Paylaşımdaki adaletsizlik ortada.
Türkiye‘de şu anda ulusal yayın yapan 35 ulusal radyo, 99 bölgesel ve 944 yerel radyo da; 2009 yılında toplam 73 milyon 983 bin liralık reklam pastasını paylaştı. Bunun 52,8‘ini ulusal, 8,6‘sını bölgesel ve 12,4‘ünü ise yerel radyolar aldı.
Aynı şekilde 35 ulusal radyo, reklam pastasından yüzde 71,3 pay alırken; 99 bölgesel radyo yüzde 11,7‘sini ve 944 yerel radyo ise sadece yüzde 16,8‘ini aldı. Bu da başka bir haksızlık.
Dolayısıyla lisans alamayan, frekans ve kanal bedelini ödeyemeyen her televizyon kanalı ve radyonun payı, dolaylı da olsa toplamda diğerlerinin aldığı dilime eklenecek.
Güçlü olan, arkasında holding veya belirli sermaye gücü olan ayakta kalıp, güçlenecek. Medya sahipliklerinin değişmesiyle, önümüzdeki zaman dilinde ‘tekelleşme‘ endişesini haklı çıkaracak, durumlar ortaya çıkacak.
Yabancılara yatırım kıyağı!
Değişiklik, Türkiye‘deki medya sahipleri kadar yabancıları da, çok yakından ilgilendiriyor.
Neden mi?
Çünkü yerli medya kuruluşlarındaki yabancı sermaye payı, yüzde 25‘ten yüzde 50‘ye çıkarılıyor. Gerekçe ise çok ilginç.
Yabancı medya grupları için, ülkemizde medya alanında yapacağı yatırımları daha cazip hale getirmek.
Dolayısıyla bugün birkaç tane ile sınırlı olan yabancı televizyonların sayısı önümüzdeki aylarda mantar gibi çoğalacak.
Başka bir yenilik de, aynı yabancı medya grubuna Türkiye‘de ikinci bir televizyon kanalına sahip olma hakkı getirilmesi. Hem de doğrudan ortak olabilecek.
Bu yeni durum, 2001‘deki ekonomik kriz ve sonrasında bankaların yabancıların eline geçiş dönemini akıllara getirdi. Birbiri ardına batan ve iflas eden bankalar, Kemal Derviş‘in çıkarttığı kanunla tek tek yabancıların eline geçmişti. Bugün ise, 17 banka yabancıların elinde. Ayrıca sektörün yaklaşık yüzde 40‘ına yakınına yabancı sermaye hakim.
Yabancıların iştahı kabardı
Yabancı medya grupları, Türkiye‘ye girmek için uzun süredir uygun ortam bekliyordu.
Özellikle iki büyük medya grubu, son dönemde yabancılarla ortaklık görüşmelerini sıklaştırmıştı. Başta Almanya olmak üzere Avrupa‘dan gelen heyetler, İstanbul‘daki medya plazaların koridorlarında eksik olmuyordu. Atlantik ötesinden de talipler vardı.
Fakat tüm gözler, Meclis‘ten geçecek olan bu yasadaydı.
İstedikleri oldu. Ve artık yasal hiçbir engel kalmadı.
Bundan sonraki süreçte, ekonomik sıkıntı içindeki kanallar bir bir satılırsa hiç kimse şaşırmasın.
Borsadaki gibi medya dünyasında da bıyıklı yabancılar türeyecek.
Çünkü yeni mali yükler nedeniyle zorda olan yerli kanallar, cazip teklifler karşısında fazla direnemeyecek ve yüksek bedellerle yabancıların eline geçecek. Ondan sonra da ABD‘li ve Avrupalı popüler televizyonların Türkçe versiyonlarını izlemeye başlayacağız.
Önemli bir soru.
Peki, ülkemizde yayına geçecek ‘bıyıklı yabancılar‘ın sahip olduğu bu kanallar; azami kâr ve yüksek reyting felsefesiyle; halkın milli, manevi ve ahlaki değerlerini ne kadar gözetecek?
Başbakana yasak yetkisi!
Yasadaki tartışmalı yeniliklerden birisi de, Başbakan‘a doğrudan yayın yasağı koyma yetkisinin verilmesi.
Olağanüstü hal olarak nitelendirilen ‘savaş, terör, doğal afetler ve benzeri olağanüstü durumların ortaya çıkardığı kriz‘ anlarında Başbakan, medyaya yayın yasağı koyabilecek.
Başbakan‘ın yayın yasağı koyabilmesinin şartı ise:
"Milli güvenliğin açıkça gerekli kıldığı haller veya kamu düzeninin ciddi şekilde bozulmasının kuvvetle muhtemel olduğu durumlar"
Bu, oldukça geniş kapsamlı ve genel bir tanım. Bugün ülkemizde, olayın olmadığı gün yok. Birçoğunu milli güvenlikle ilişkilendirmek mümkün.
Herhangi bir yargı kararı olmadan, niçin devlet idaresinin en tepesindeki kişiye böyle bir yetki veriliyor? Bu durum, basın özgürlüğü ve tarafsız yayın anlayışına gölge düşürmez mi?
Bu sorulardan anlaşılacağı üzere, sözkonusu yetki önümüzdeki günlerde muhtemel bir yayın yasağı ile çok tartışılacak gibi gözüküyor. Üstelik bu yetkiyi Başbakan‘ın yanı sıra onun görevlendireceği bir bakan da kullanabilecek. Daha ilginci, idarenin kararına karşı, yayın kuruluşlarına Danıştay yolu gösteriliyor. Yani önce, karar verilip sonra mahkemeye bilahare delillerin sunulması isteniyor. Bir hukuk devletinde tam tersinin olması gerekmez mi? Yani milli güvenliği ilgilendiren yayına karşı, savcılar veya mahkemelere suç duyurusunda bulunmak gerekmez mi?
Ağır yatırımlar
Kurulmasına izin verilen radyo ve televizyon verici tesisleri Üst Kurul tarafından denetlenecek. Verici tesis ve işletim şirketinin izin şartlarını ihlal etmesi ve yapılan uyarıya rağmen aykırılığın giderilmemesi durumunda, şirkete 100 bin liradan 300 bin liraya kadar ceza uygulanacak.
Geçici olarak durdurulmasına rağmen yayın yapan yöneticiler, 1 yıldan 2 yıla kadar hapis ve 1000 günden 5 bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılacak. Faaliyetine izinsiz devam eden yayın cihaz ve tesisleri, mühürlenerek kapatılacak.
Yayın lisansı olduğu halde lisans tipi dışında yayın yapan ve izinsiz verici tesis eden medya hizmet sağlayıcıları, uyarılacak. Uyarıya rağmen yayın yapanlar hakkında da 1 yıldan 2 yıla kadar hapis ve bin günden 5 bin güne kadar para cezası verilecek. Yayın kayıtlarını 1 yıl süreyle muhafaza etmeyen veya Cumhuriyet başsavcılığınca istenmesine rağmen, süresi içerisinde ve aslına uygun olarak teslim etmeyen özel medya hizmet sağlayıcı kuruluş yöneticilerine de bin günden 5 bin güne kadar adli para cezası uygulanacak.
Abdullah Kaya (Kocaeli-Selam Tv Genel Müdürü): Yerel medya tasfiye ediliyor
Bu kanun, medyayı yeniden tanzim etme amaçlıdır. Yerel ve bölgesel medyayı tasfiye edecek, kartel medyasını güçlendirecektir.
Kanunla eğitime katkı payı son bulmuş, RTÜK payı yüzde 3‘e inmiş, böylece hem tüm reklamın yüzde 86‘sını alan 23 ulusal kanal 100 milyon TL gibi bir ödemeden kurtulmuş ve hem de yabancı payının yüzde 50‘ye çıkarılması ile sektöre yatırım yapacak yatırımcılar için yüzde10‘luk maliyet yüzde 3‘e düşürülerek sektör cazip hale getirilmiştir.
Ki bu büyük medya gruplarının en yüksek fiyatla kanallarını yabancılara satmasını sağlayacaktır.
Bu düzenlemeler, yabancılar talip olmayacağı ve reklamdan pay alamadıkları için yerel ve bölgesel medyaya yaramayacaktır.
Ancak kanunla getirilen ve daha önce Danıştay‘ın iptal ettiği Kanal ve Frekans Kullanım ücreti uygulaması, hem kanunun yayımı ile uygulanmaya başlaması ve hem de ödeyemeyen kanalların Geçici 4. madde ile 1 ay içinde yayınlarının durdurulmasının emredilmesi nedeniyle yerel-bölgesel-ulusal kanallardan reklam pastasından pay alamayanlarının tasfiye edilmek istendiğini göstermektedir.
Zaten RTÜK Başkanı komisyonlarda sayısal yayıncılığa geçiş için frekansların boşaltılması gerekmektedir demişti. Sayısal yayıncılık mevcut frekansları 4 hatta 8- 10 kat fazlalaştıracak olmasına rağmen neden böyle şeye bir ihtiyaç duyulmaktadır?
Kanun, hiçbir çözüm getirilmediği gibi bu haliyle kanunun kendisi başlı başlına bir sorundur. Cumhurbaşkanımız kanunu onayladığı ve Resmi Gazete‘de yayınlandığı anda kendilerinden kanal ve frekans yıllık kullanım ücreti istenecek kanallar, muhtemelen bu ödemeleri yapamayacak ve sonucunda 1 ay içerisinde kapatılacaklardır.
Sadece bu yönü dikkate alındığında dahi, kanun iyi niyetten uzak ve acımasızdır. Telafisi imkansız zararlar doğurmadan, bu kanunun uygulamasından vazgeçilmelidir.
Sinan Cavlak (Radyocular Derneği Genel Başkanı): 4 bin kişi işsiz kalacak
Bu yasa, Türkiye yerel medyasını bitirecek maddeler içermektedir. Kanun tasarısı hakkında TBMM nezdinde yaptığımız girişimler, ulusal medyanın bir bölümünün istediği içerikte olması nedeniyle sonuçsuz kalmıştır.
Çabalarımız sadece televizyon yayın ihalesinin 1 yıl ertelenmesine, Radyo yayın ihalesinin ise 3 ay ertelenmesine yetebilmiştir. Ertelenen süre, analog yayın süresinden kısılmıştır.
Yerel medya, milletin vicdanının sesidir. Vicdanlardaki ses, yasayı Cumhurbaşkanı‘nın onaylaması durumunda kesilecektir. Dünya yerele yönelirken, Türkiye‘nin ulusala yönelişini anlamak mümkün değildir.
Yasa, yerel medyanın kazanılmış hakkını elinden alıp, yeniden o hakkı vermeyi, ihale usulüyle, sınırlı sayıda dağıtmayı öngörüyor. Her il için öngörülen kanal ve frekans sayısının dışında kalan tüm yayınlar, ihaleyi takip eden 1 ay içinde kapatılacaktır.
Bu uygulama, en az 4 bin yerel medya çalışanını işsiz bırakacaktır. Yerel yayıncılardaki istihdam, tüm ulusal yayın çalışanlarından daha fazladır. RTÜK Kanunu‘nun yürürlüğe girmesi, radyo ve televizyonlarda istihdam edilen çalışanların, yarısının işsiz kalması demektir.
Bu yasa, 250 civarındaki yerel televizyonun en az 100‘ünü eleyecek, 1.000 civarındaki yerel radyonun da en az 400‘ünün yayın hayatına son verecektir.
Yayına devam etme hakkı olan lisans ihalesi açık artırma usulüyle yapılacağından, lisans verilen yayıncılara da önemli ekonomik yükümlülükler getirecektir. Yeni yasayla birlikte ayrıca kanal ve frekans yıllık kullanım bedeli gelecek, ihale sonrasında sayısal yayına geçme zorunluluğunun olması da mevcut yayıncılık maliyetlerini en az 10‘a katlayacaktır.
Mevcut şartlar göz önüne alındığında yeni dönemde yerel yayıncıların, yayınlarına lisans alsa bile devam edebilmeleri mümkün görünmemektedir. RTÜK‘ün bölge müdürlüklerini de kapatması yerel yayıncıların gözden çıkarıldığının en açık ispatıdır.
Yarın: "RTÜK kendi ayağına kurşun sıkıyor"



