Ülkenin içinde bulunduğu durumu rejim krizi olarak nitelendirmek kanaatimce zorlama bir değerlendidrme olur. Şu anda ortada bir rejim krizi olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak, belki azınlık bir grup kutuplaşmayı körükleyerek işi rejim krizine dönüştürmek ve böylece siyasete dışarıdan müdahele ile arzu ettikleri neticeye ulaşmak isteyebilirler.

Kutuplaşmanın ilacı demokrasi ve hukuktur. Ne var ki ülkemizde işler hep tersine algılanıyor, tüm dünyada verdiği sonucu demokrasi ve hukuk ülkemizde vermiyor. Şu anda ülkemizde var olan gerilimi kutuplaşma olarak nitelendirenler bu kutuplaşmanın rejim krizine dönüşebileceğine dikkat çekiyorlar. Böyle bir gelişmeyi isteyen çok azdır.

Demokrasi toplumdaki tüm kesimlerin haklarını koruyan, kanunlarla teminat altına alan bir rejimdir. Dolayısıyle hukuk içinde kalarak ve saygılı olarak kutuplaşmayı engellemek mümkündür. Ne var ki, hukuk yoluyla ülkemizde birtakım tabular oluşturulduğu için mekanizma istenen sonucu vermemektedir.

Demokrasiyi ve hukuku her kesim kendine göre çekiştiriyor. Bir bakıma her kesim demokrasi ve hukuku kendisine hizmet ettiği sürece destekliyor, aksi halde "Hukuk devleti mi, kanun devleti mi " gibi birtakım yorumları ortaya atarak mekanizmanın işlemez hale gelmesine sebep oluyorlar. Elbette kanuna uygun her davranış genel hukuka uygun olmayabilir. Ama, hukuk uygulanabilir normlar haline kununla getirilebilir. Bu bakımdan hukuk ile kanunu birbirine zıt kavramlar gibi takdim etmek ülkemizde hukuk devleti anlayışının yerleşmesini engeller.

Denebilir ki, diktatörlerin de kanunları vardır ve ülkeyi kendi çıkardıkları kanunlarla yönetirler. Doğrudur. Diktatörlükte işin başında keyfilik, tek kişi ya da grubun isteklerinin hakimiyeti söz konusudur. Halbuki demokrasi ve çok partili sistemlerde kanunları halkın seçtikleri yaparlar, daha doğrusu onların yapması gerekir. Yasama yetkisinin paylaşılması söz konusu olmaz. Çünkü yasama yetkisinin paylaşılması egemenliğin farklı ellere geçmesi anlamına gelir. Bu noktada çoğunluğun her istediğimi yaparım anlayışı devreye girebilir. Ancak, bu sanıldığı kadar kolay değildir. Çünkü, muhalefetin tepkisi, sivil toplum kuruluşlarının toplumu yönlendirici çalışmaları çoğunluğu frenleyici en önemli unsurlardır. Kaldı ki, yasama organını belirleyen halk olduğuna göre, bu organda alınan her karar halk adınadır. Diktatörlüklerde ise sadece diktatörün isteği doğrultusunda yasalar çıkar. Bu bakımdan meseleyi daha doğrusu demokratik yasama mekanizmasını "Çoğunlukçu değil çoğulcu anlayış gerekli" gibi birtakım nitelendirmeler, sistemi işlemez hale getirmenin gerekçesi olabilir.

Yasama organı karar verirken bunu çoğunluğun oyları ile gerçekleştirecektir. Çoğunluğun karar almasına itiraz etmek sistemi işlemez hale getirmek demektir ve esas rejim krizi bunun sonucunda çıkar. Yasamanın çoğunluğun oyu ile karar almasına itiraz etmek çoğunluğu devre dışı bırakmak, bu da rejim krizine zemin hazırlamak anlamına gelmez mi

Çoğunlukçu değil çoğulcu bir anlayışın hakim kılınması, yani muhalefetin de yasama organında alınan her karara katkısını sağlamak iyi olur ama bu her zaman mümkün olmaz.Bu bakımdan sadece iktidar çoğunluğunun oyları ile karar almanın demokrasi ve hukuk devleti anlayışına ters bir yanı yoktur. Aksi halde çoğunluğun kararına itiraz edenler tüm ülkeyi azınlığın oylarına mahkum etmiş olurlar.

Ülkemizde, geçmişte olağanüstü şartlara gidilmesinin temelinde azınlığın dayatmasının rol oynadığını unutmamak gerekiyor. Halk iradesine tahammül edemeyenlerin demokrasi dışı müdahelelere birtakım gerekçelerle destek vermiş olmalarını sağlıklı bir yaklaşım olarak nitelendirmek mümkün olabilir mi