On üç yıl evvel Milli Görüş hareketini bölerek bu yola çıktığınızda, “gelişerek değiştik” dediniz, “kazan kazan oynayacağız” dediniz, “reel-politik yapacağız” dediniz.

Doğrusu dediğinizi de yaptığınız. Amerika ile stratejik ortaklıklar kurdunuz. Bu ortaklığın karşılığı olarak, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesinin eş başkanlığını yüklendiniz. Amerika hangi İslam coğrafyasını işgal edecek olsa, bir numaralı lojistik destek sağlayıcısı siz oldunuz. İşgalci Amerikan askerlerinin sağ salim evlerine dönmeleri için dualar ettiniz.

Aziz vatanımızı NATO toprağı ilan ettiniz. Denizin ortasında silahsız yardım gemimiz vuruldu, on yiğidimiz şehit edildi. Siz ise Birleşmiş Milletler’in kapısını çalmaktan başka hiçbir şey yapmadınız. Akdeniz’de verdiğiniz seyr-ü sefer garantisini bir çırpıda unuttunuz. Mavi Marmara’nın ikinci seferini, teknik (!) arızalar uydurarak iptal ettiniz. 

Avrupa Birliği’ne girebilmek için havai fişekler patlattınız. Avrupa adına bakanlıklar kurdunuz. Ama D-8’i ve İslam Birliğini bir kez olsun ağzınıza almadınız. “İslam Ortak Pazarına kesinlikle karşıyız” dediniz. 

Rusya ile de bölgesel partner oldunuz, Kafkasya’daki örtülü işgale hiç ses çıkarmadınız. Ticaret anlaşmaları dışında hiçbir şeyi umursamadınız.

Şimdi de kalkmış Doğu Türkistan’daki Müslümanları kastederek, “Çin’in teröristlere yaklaşımı nasılsa, biz de aynı şekilde yaklaşıyoruz” diyorsunuz. Hatta “Doğu Türkistan” ismini bile kullanmaktan kaçınıp, Çin’e ait olan “Sincan Uygur Özerk Bölgesi” tanımını kullanıyorsunuz. Çinlilerin muhatap aldığı temsilcileri muhatap alıp, “aslında burada hiç sıkıntı yokmuş” diyorsunuz. Bîçare Uygur halkının Çin’e entegre olmasını tavsiye edip, yapılan onca zulme boyun eğilmesini istiyorsunuz.

İslam âlemi olarak on üç yılda on milyon şehit verdik. Kadınlarımıza tecavüz edildi, evlatlarımızı toprağa gömdük. Biz aramızdaki sınırları kaldırmanın hayalini kurarken, var olan devletlerimizin de parçalandığını gördük.

Oysa siz, hani sessiz yığınların sesi olacaktınız

Hani kimsesizlerin kimi olacaktınız

Pekâlâ söyler misiniz, on üç yılın ardından bu reel-politik hesaplar en çok kimin işine yaradı

Bu “kazan kazan” politikanız bize ne kazandırdı

Bir kardeşiniz olarak size sesleniyorum:

O koltuklarda geçirdiğiniz her bir günün, içinden çıktığınız Müslüman halklar adına kazanılmış bir zafer olduğunu sanıyorsunuz, ama bilesiniz ki aldanıyorsunuz!

NASIL BU HALE GELDİK

İki yıl kadar önceydi, iç savaşın devam ettiği Suriyenin Humus kentinde, sokak çatışmalarının ortasında amatör kamera ile çekilen bir görüntü izlemiştim.

Muhaliflerle askerler arasında sıcak çatışma devam ederken, birliğinin komutanı olan üniformalı bir ordu subayı ateşkes isteyip muhaliflere doğru yürümeye başlamıştı.

Muhalifler de, subayın komutasındaki askerler de şaşkındı. Silah sesleri bir anda kesilmişti.

Derken subay silahını yere bıraktı ve ellerini havaya kaldırıp teslim olduğunu göstererek yürümeye devam etti.

Bir yandan yürüyor, bir yandan da “sizinle konuşmak istiyorum” diyordu.

İlk şaşkınlığı üzerlerinden atan muhalifler de aynı şekilde karşılık verdiler ve "vallahi sana dokunmayacağız yanımıza gel" dediler.

Subay yürüdü yürüdü ve muhaliflerin yanına kadar gelip yalvaran bakışlarla konuşmaya başladı:

-Hepimiz Suriyenin çocuklarıyız. Hiçbirimize zarar gelsin istemiyoruz.  Bizi bize kırdırıp cesetlerimizin üzerinde kahkaha atıyorlar. Bizler kardeşiz, aynı vatanın evlatlarıyız…

...dedi.

Muhalifler de aynı şekilde subaya karşılık verdiler. Sonra da birbirlerine sarıldılar.

Görüntü burada kesiliyordu, ama ajanslara iki hafta sonra aynı subayın bir başka çatışmada öldürüldüğü şeklinde haberler düşmüştü.

Suriyede böyle sahneler de yaşanmıştı evet. Bu sahneler bizleri gözyaşına boğup yüreklerimize barış umudu ekerken, bölgemizde söz sahibi olan kimi yöneticilerin, devlet başkanlarının, başbakanların, bakanların, kanaat önderlerinin ve kalemiyle savaş tamtamları çalan kart ergenlerin ise canını sıkıyordu.

Biz, dört yıl boyunca Suriyede yapılması gereken ilk işin, derhal ateşkes ilan edilmesi olduğunu söylüyorduk.

Onlar ise Esat yönetimi gidene kadar savaşın asla durmamasını istiyordu.

Biz, ön koşulsuz ve şartsız, akan kanın derhal durdurulmasını, Sunni Şii ayrımı yapmadan İslam ülkeleri öncülüğünde kurulabilecek adil bir masaya oturulması gerektiğini söylüyorduk.

Onlar ise her ne pahasına olursa olsun, hangi bedel ödenirse ödensin, kaç yıl sürerse sürsün, kaç yüz bin can giderse gitsin, Esatın düşmesinin birinci şart olduğunu geveliyorlardı.

Biz, herhangi bir çocuğun tek bir damla kanına, dünyadaki tüm zenginlikleri, tüm makamları ve tüm ünvanları asla ve asla değişmeyeceğimizi söylüyorduk.

Onlar ise reel politik planları, makro ekonomik hesapları, stratejik ittifakları, âli menfaatleri, enerji ve petrol giderlerini konuşuyorlardı.

İşte bugünlere kadar böyle gelindi. Şimdi artık Suriye’nin ateşi herkesi yakıyor. Ortaya çıkan başıbozuk ortamda rahatlıkla peydahlanan yeni yeni terör örgütleri, sınırlarımızın içine kadar girip bombalar patlatıyor, saldırılar düzenliyor. Suriye’de dört yıl önce cehennemin kapıları açıldı, anlaşılan o ki bütün bir bölgeyi yakmadan da kapanmayacak.

AMERİKALI GİBİ DÜŞÜNMEK

Bir an için gözlerinizi kapatın ve kendinizi Beyaz Saray’ın dehlizlerinde Amerikan dış politikasına yön veren etkili yetkili bir kimse olarak hayal edin.

Büyük Ortadoğu Projesi son sürat ilerlemiş. Suriye dönüşü olmayacak şekilde parçalanmış. Mısır yeni bir taşerona teslim edilmiş. Yemen’de iç savaş kızışmış. Libya yedi parçaya bölünmüş. İsrail, tarihinin en rahat günlerini yaşar olmuş. İslam coğrafyasına umut olması gereken Türkiye ise, komşusuna taşıdığı yangınların yanında, bir de kardeş kavgasının eşiğine gelmiş. Üstelik Müslümanlar adına iş başında olduğunu iddia eden Türk hükümeti, sorunların çözümü için yine sizin kapınızı çalmış. Gizli anlaşmalar imzalayarak başındaki belaları atlatacağını sanmış.

İşler nasıl da yolunda ilerliyor değil mi

Amerikalının penceresinden bakınca, ortalık nasıl da güllük gülistanlık oluyor değil mi