İslam dünyasının içine yuvarlandığı perişanlık, kâfirlere teslim olmuş görüntüsü veren hali insanı üzüyor, üzülmenin de ötesinde perişan ediyor. Dünyanın neresine bakarsak bakalım Müslümanlar ister çoğunlukta ister azınlıkta olsunlar paylarına hep acı ve gözyaşı düşüyor. Müslümanlar inanç birliği sebebiyle birbirlerinin kardeşi olduğu/olması gerektiği için de bu acı ve gözyaşı hepimizi derinden etkiliyor. Elbette, acıların paylaşılması gerekir. Paylaşılmalı ki, acılar azalsın. Ancak yeterince kardeşlerimizin acılarını paylaşamıyor, gerektiği gibi tepki veremiyor olacağız ki acılar azalmıyor, giderek artıyor. Sanki ümmet kâfirlerin insafına teslim olmuş gibi bir görüntü ortaya çıkıyor. Bunları söylerken ümitsizliği ifade ediyor değilim. Ancak, kâfirlerin insafına sığınmış olan müminleri iyi günlerin beklemediğini de görmek durumundayız.
Elbette, kardeşlerimizin acısını yüreğimizde duyuyoruz/duyacağız. Bu bizim kardeşlik görevimiz. Ama Müminlerin artık ayağa kalkmaları, bir takım dünyevi çıkarlar uğruna kâfirlerin kanatları altına girmiş, onların emirlerini görev telakki eden yöneticilerden kurtulmak gerekiyor. Bu silkiniş ve ayağa kalkış gerçekleştirilemediği sürece yakınmak zulmü gidermeye yetmeyecektir. Bu arada kâfirlerin İslam dünyasına ve Müslümanlara bakışları ve uygulamalarını eleştirmek, herkese göstermek vazifemiz olmakla birlikte bir zamanlar dünyaya Müslümanlar nizam verir, belirleyici olurken, bir kâfir başka bir kâfirin zulmünden kurtulmak için Müslümanlardan yardım isterken bugün Müslümanların kâfirlerden medet umar noktaya gelmiş olmasının nedenlerini sorgulamamız gerekiyor. Yani, zalimlerin zulmünü görelim ve duyuralım ama bu noktaya geliş sebeplerimizi araştıralım. Yani iğneyi önce kendimize batılarım ki, ölümü yoksa sağ mıyız onu tespit edelim.
Müminlerin gönüllerinde birbirlerine köprüler vardır. Buna ister iman köprüsü, ister kardeşlik köprüsü, ister mana köprüsü diyelim bu köprüler birbirimize ulaşmaya, birbirimize yüreğimizi açmaya vasıta olurlar. Bu sebeple nerede olursa olsun kardeşlerimizin çektiği acılar anında bizlere de etki ediyor. Onlarla birlikte bizimde dünyamız kararıyor, yüreğimiz kan ağlıyor. Nasıl ağlamasın ki, kapı komşumuz Suriye’de resmi rakamlara göre 140 kardeşimizin öldüğü, sağ kalanların ise kışın soğuğundan hayatlarını kaybettiği haberleri geliyor. Arakan Müslümanları ise doğup büyüdükleri ülkelerinde kalsalar Budist katiller tarafından katlediliyor, ülkelerini terk edip Müslüman diye komşu Bangladeş’e sığınsalar orada da sefalet sürüyorlar. Gana ve Orta Afrika Cumhuriyetlerinde ise BM onaylı işgal ve katliam yaşanıyor. Müslümanlar camilerde topluca katlediliyor. Mısır ve Libya’da benzer olaylar sürüyor. Sudan ise unutulmuş değil. Tüm bu acılarla yüreğimiz burkulur, dayanmaya çalışırken bu defa Bangladeş’ten Cemaat-i İslami Partisi Genel Sekreter Yardımcısı Abdulkadir Molla’nın idam edildiği haberi geldi. Bu son idam haberi tüm yaşadığımız acıların üzerine tüy dikti, dayanma gücümüzü sarstı. Çünkü Müslüman olduğunu söyleyen bir yönetim ve tek suçu “Allah’tan başkasına kulluk etmemek” olan Abdülkadir Molla’yı, idam sehpasına Müslüman olduklarını söyleyen yöneticiler götürüyorlardı.
İki gündür düşünce çarklarımın boşa döndüğünü, çektiğim acıdan yüreğimin acıdığını hissediyorum ve ellerimi açıp, “Ne olur Allah’ım, biz sana layık olamasak da sen bize acı, daha büyük acılardan bizleri koru” diye dua ediyorum. Elimden de daha fazlasının gelmediğini biliyorum. Belki şehitliği göze alabilip ayağa kalkabilsek zalimler bu kadar fütursuzca hareket edemezlerdi diye düşünüyorum.
ABDÜLKADİR ÖZKAN