Cep telefonuma geçenlerde şöyle bir mesaj geldi: “Bir daha hiç görüşemeyecek miyiz abi?”

Tanıdık bir dosttu mesajın sahibi. Bir anlam veremedim önce. Baktım ki mesajın arkası devam ediyor. Ne demek istiyor diye beklemeye koyuldum. Ben tam, “Neden öyle diyorsun, öldük mü?” diye sormaya kalmadı dostumun tamamlayıcı mesajları akmaya başladı. “Herkes dergilere ve sosyal medyaya taşınmış gibi. Reelde öldük, sanalda yaşıyoruz çok şükür. Kimse kimseyi artık özlemiyor. Özlemek bitti abi, kavuşmak bitti!”

Arkadaş mı farkında olmadan çok derinlikli şeyler söylüyordu yoksa ben mi aşırı duyarlıktan çok hikemi manalar çıkarıyordum yazdıklarından bilmiyorum. Lakin ortada bam teline dokunan bir parmak vardı. Demek adına meşguliyet dediğimiz yalnızlık buymuş. “Canı cehenneme mevkutelerin bize birbirimize ayıracağımız vakitler gerek!” diye bağırmak geçti içimden. Sosyal medya beklemeyi, gurbeti, özlemeyi, sahiciliği, birbirimizin gözleri içine bakmayı unutturdu neredeyse.

Sahi özlemek diye bir şey vardı, nereye gitti? Dostumun bu yakınması olmasa hiç böyle bir sorgulama içerisine girmeyecektim belki de. Vakıa o ki kimse kimseyi özlemiyor artık. Beklemiyor ki özlesin. Herkesin gözleri kendi içine dönük, kimsenin gözleri yollarda kalmıyor. Zaten bu kaymak gibi yollar kimsenin gözleri yollarda kalmasın diye yapılmadı mı böyle? Yoksa ben bu yüzden mi demiştim şiirimde, “bekle bekle gelmiyor özlemenin treni” diye? Özleyen kişi özlediğini özüne yani kendine yakın kılar. Birini özlediğimizde kendi özümüzden ayrı kalmanın figanına benzer bir his yaşarız. Şimdilerde böyle şeyleri ne duyuyor ne de yaşıyoruz. Çünkü özümüzü yitirdik. Kimseyi özleyemeyecek kadar kendi içimizde tutsağız. Özgürlük özlemekle kanatlanır. Özleyen özlediğine uçmak ister. Atılan bir tweet cılız bir kuş cıvıltısıdır yanımızda olmayan dostlarımızın arkasından; ürkek ve temkinli bir ıslık bile değil.

“Merak etme görüşeceğiz” dedim dostuma teselli tweeti olarak. Dostum da bana gülücük işareti gönderdi. Bu işaret, “Bir süre bu gülücükle idare et” demekti.

Aldığım yere geri bıraktım gülücüğü. Gülücük bıraktığım yerde dondu kaldı.

KALBİN SESİ

Kalbin Sesi, Mustafa Kutlu’nun en çarpıcı deneme kitaplarından biri. Aynı zamanda bu kitabın bir Hicret Risalesi olduğunu da belirtmeden geçmeyelim. Kanaat Toplumu’nun nasıl inşa edileceğinin, insan ve toplum problemlerinin merkezinde hangi unsurların yer aldığının cevabı niteliğinde bir kitap Kalbin Sesi. Nurettin Topçu’nun dile getirdiği ahlâk nizamının etraflı biçimde yer aldığı kitapta yazar, hayatın manasını sorgulamaya davet ediyor okuyanları. İnsan fıtratını kaybetmeden yaşadığında, tabi çevreye döndüğünde, toprakla buluştuğunda özlediği huzur ve sükûneti yakalayabilecektir. Kutlu’ya göre bu dönüşümü yakalayamayan beşer olmaktan insan olmaya geçişi tamamlayamayacaktır. İnsanın kalbine, kalbin de Allah’a ulaşması diyebileceğimiz bir dünya tasavvuru ilk kez bu kadar direkt şekilde işleniyor Kutlu’nun denemelerinde. Yaratıcı ile insan arasındaki kulluk serüveninin sağlıklı bir şekilde yürüyebilmesi için insanların kapitalizmin tasallutundan kurtulması gerekiyor. “Kalp insanın ruhudur, vicdanın yurdudur. Vicdan, bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah’ın kalbimizde yankılanan sedasıdır” (S. 58). Mustafa Kutlu’nun bütün eserlerinde olduğu gibi burada da insanlığın ağır meseleleri çok yalın, anlaşılır ve rahat biçimde dile getiriliyor. Kur’an, sünnet, fıkıh ve tasavvuf güzergâhında ilerleyen denemeler bir kez daha şu hakikati ortaya çıkarıyor ki dini ve milli değerler, itikadî, amelî ve ahlakî umdeler usul, üslup ve usturup bilen gönül ehli, kalem sahibi insanlarca anlatılıp yorumlanmalıdır. Çeşitli zamanlarda gazetede yazdığı köşe yazılarından bir bütünlük içerisinde derlenen bu denemelerde okuyucu, Mustafa Kutlu sohbetinin tadını almakta zorlanmayacaktır şüphesiz. Bir teklifler kitabı olduğu kadar çağa şahitlik edenler için manifesto niteliği taşıyan bir eser Kalbin Sesi. Kapitalizmle mücadele, sanayileşme, göç, tarım toplumu, zanaat, el emeği ve köylerin ihyası gibi daha pek çok konuya dikkat çekerek teklifler sunuyor yazar. Okunmadan geçmemeli. Geçerken de okunmamalı. Şöyle durup sindire sindire içine çekerek, muhasebeden geçerek okumak lazım.

(Kalbin Sesi-Mustafa Kutlu-Dergâh Yayınları)