1916’da Sir Mark Sykes ve François Georges-Picot arasındaki uzlaşı sonrası ortaya çıkan Sykes-Picot Anlaşması, Ortadoğu’da da, Büyük Britanya ve Fransa’nın komşu ülkeler olmasını sağladı. Bir müddet sonra Fransa, Büyük Britanya’nın mandası altındaki Filistin topraklarında faaliyet gösteren Siyonist Haganah (Savunma) Örgütü’ne silah sevkıyatı yapmaya başladı. Bu beklenmedik durum iki ülke arasındaki ilişkilerin de gerginleşmesine neden oldu.
Büyük Britanya ise, Fransa’nın Filistin’deki etkisini kırabilmek amacıyla Suriye’de, Fransa’ya karşı yasadışı gizli operasyonlar (convert actions) başlatarak Fransa’nın Suriye’deki mevcudiyetine büyük darbeler vurmaya başladı. Bunun sonucu olarak Fransa, 1946 yılında Suriye topraklarını terk etmek zorunda kaldı. Bütün bu çabalar, Filistin toprakları üzerinde Siyonist İsrail Devleti’nin kuruluşunda Fransa’nın devre dışı bırakılması ve İngilizlerin İsrail üzerinde güç sahibi olmasına yönelik adımlar idi.
Burada, Fransa’nın Suriye’deki manda yönetimine yönelik İngilizler tarafından düzenlenen gizli operasyonlardan hareketle, emperyalist güçlerin hayalet gibi gerisinde durduğu ve yasadışı örgütler aracılığıyla yaptırdığı gizli operasyonlar, çoğu kez en etkili yöntem olarak ön plana çıkmaktadır.
Özellikle, Suriye’deki mevcut durumun ağırlaşmasından sonra, Türkiye’de hız kazanan terör ve bombalama eylemlerine bu zaviyeden bakmak büyük önem kesp etmektedir. ABD eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın 1975 yılında verdiği bir demeçte; “Gizli operasyonları misyonerlik faaliyetleriyle karıştırmamak gerekir” ifadesi büyük anlam arz etmektedir.
Türkiye’nin 15 Temmuz darbe kalkışması ve sonrasında PKK, DEAŞ, YPG gibi örgütlerin terör ve bombalama eylemlerine hız vermeleri ve bunun sonucu olarak Türkiye’nin Cerablus Operasyonu’na başlaması birçok soru işaretlerini beraberinde getirmektedir. Özellikle Kilis’te yoğunlaşan saldırılardan sonra ABD’nin, 92 km.lik menzili HIMARS (High Mobility Artillery Rocket System) füze bataryalarını Türkiye’nin Suriye sınırında konuşlandırması dikkat çekicidir.
Şu bir gerçek ki, Türkiye’de, ABD aleyhtarlığının hız kazandığı bir dönemde, ABD Başkanı Barack Obama’nın giderayak Suriye’deki durumu ABD’deki Başkanlık seçimi öncesi Demokrat aday Hillary Clinton’un lehlerine çevirebilmek için Türkiye ile birlikte yeni stratejiler tespit yoluna gitmesi ve Rakka’ya operasyonu gündeme getirmesi aslında Cerablus hamlesinden sonra beklenen bir adım olsa gerek.
ABD, Türkiye’yi Suriye politikasında ve özellikle Rakka ve Musul operasyonlarında jeostratejik bir taşeron olarak kullanmayı amaçlamaktadır. Bunun en büyük nedeni ise, Türkiye ile Rusya arasında vuku bulan uçak kriziyle bozulan ilişkilerin beklenmedik bir anda düzelme eğilimine girmesi olarak düşünülebilir. Amerika, Suriye’de oluşturduğu “kriz bölgesi”ndeki krizi ortadan kaldırabilmek amacıyla Türkiye ile birlikte müdahaleci bir politika ortaya koyması politikasının gereğidir.
Türkiye ise, Rusya ile ABD arasında hassas bir denge oluşturarak Suriye krizinden en az yara ile kurtulmaya çalışmaktadır. Bütün politik manevralara rağmen ABD’nin, Türkiye’yi Rakka konusunda zora sokacağı ve bu operasyonun ileride Türkiye’de büyük yıkımlara neden olacağının göz ardı edilmemesi gerekir kanaatini taşıyoruz.
Şöyle ki, Türkiye açısından bakıldığında, Suriye’de derine inildikçe, sorunların da derinleşmesi kaçınılmaz olacaktır. Bunun sonucu olarak, küresel terör hücrelerinin uyanması ve büyük çaplı terör olayları başlatmaları kuvvetle muhtemel olabilir. Buna yönelik alınabilecek önlemlerin nasıl bir etki ortaya koyacağını değerlendirmek şu anda pek mümkün gözükmemektedir.
Türkiye, Suriye ve olası Irak operasyonlarında, ABD’nin dikte etmeye çalıştığı çözüm yolundaki olası hesap yanlışlığının ağır faturası ile karşı karşıya kalması muhakkaktır. Irak örneğinde olduğu gibi, geçmişte yapılan politik yanlışlıkların ağır faturası hâlâ ödenebilmiş değildir.
Kuşkusuz, Suriye’de adım adım içerisine sürüklendiğimiz bu ağır badireden kurtulabilmenin politik maliyetinin çok ağır olacağa benziyor gibi.