Müslümanların son üç asırdır ellerinden alınan izzet ve vakar belki de kayıpların en büyüğü olmuştur. Tarih bize göstermektedir ki, bazı zamanlar olmuş cenk meydanlarında şehit vermişiz, bazı zamanlar olmuş mağlup olmuşuz ama Müslüman izzet ve vakarını hiçbir dönem bu günkü gibi yerlere düşürmemişizdir. Modern dünyanın kuşatıcı ve kışkırtıcı baskısına karşı söyleyecek bir söz bulamıyoruz. Şimdiye kadar söylediğimiz sözler, çağdaş dünyanın kulağımıza fısıldadıklarından başkası değildir.
Tanzimat kırılması Müslüman için önemli bir tarihtir. Çünkü Müslümanların varlık amaçlarının sorgulanarak maddi mülahazalara kurban edilmesinin net çizgisi bu tarihtir. Bu tarihte yaptığımız sorgulamalar, izzet ve vakar sahibi bir Müslümanın yaptığı sorgulama olamamıştır. İyi niyet hülyaları içinde gayet insani sorgulamalar yaptığımız bir gerçek. Bu iyi niyetler derdimize derman olmadığı gibi yaramızı da derinleştirmiştir. Batının üzerimize abandığı bu tarihlerde, ya İslam’ı çağın gerisinde kalan bir ucube gibi algılayıp ondan kurtulmanın çarelerini aramışız ya da İslam’ı çağın idrakine söyletme gibi yanlış bir tedaviye yönelmişiz.
Osmanlı’nın son dönemi İslam’ı, çağın idrakine söyletme niyetiyle batının fen ve teknolojisini alıp ahlakını almama hülyaları ile geçerken; aslında adım adım batının yaşam tarzının da bir virüs gibi bünyemize sirayet ettiğini ancak daha sonraları fark edebildik. Çünkü fen ve teknolojinin alınmasındaki zihinsel arka planın temeli batının üstünlüğü üzerine kurulmuştu. Böyle olunca batının değer yargısının da bütünüyle alınması kaçınılmaz olmuştur.
Daha sonraki dönemler ise İslam’ı öteleyerek ve örseleyerek muasırlaşma gayretleri ile geçmiştir. Her iki durum itibariyle de Müslümanlar batının tahakkümü karşısında teslim olmak zorunda kalmıştır. Müslümanlar izzet ve vakarını, maalesef tarihin tozlu sayfalarından günümüze taşıdığımız galibiyetlerin avuntusunda aramaktadır.
Bu vahim tabloya rağmen Müslümanları bütünüyle yok sayamayız. Çünkü bütün bu olumsuzluklara rağmen Müslümanları zinde tutan bil kuvve bir duruş her zaman var olmuştur/olacaktır. Son yüzyılda bu duruş büyük ölçüde inzivaya çekilse de, son kırık yıllık dönemde ağırlığını batılı güç odaklarına hissettirmektedir. Bu yüzden bu duruşu sarsabilmek için muadil söylem ve eylemlerle kitleleri kanalize eden oluşumlara yol açılmıştır. Küresel müesses nizamın sahipleri, iddiasını idealinde pişiren asıl duruş sahiplerine omuz atarken, iddiası idealinden küçük oluşumlara ise hep omuz vermiştir.
Ümitvar olmak vahyi bir emirken, nihai zafer ise ilahi bir vaattir. Bu emir ve vaatlerin üstüne Müslümanların yapması gerekense mücadele etmektir. Müslümanların sahip olması gereken duygu yalnızca coşku ve heyecan değildir. Heyecan ve coşkunun yanında engin bir feraset, dingin bir itidal ve sağlam bir şuura da sahip olması zaruridir. Müslümanlar ancak bu şekilde bu kaos ortamından sıyrılıp Allah’ın en büyük hesabının bir uygulayıcısı olabilirler.
Vakar sahibi olmak bir bedel ister. Bu bedel geçmiş üç yüz yıllık dönemde ve halen Müslüman tebaanın kan ve gözyaşları ile ödenmektedir. Bu zafer bedelini yüreğinde taşıyanların zaferidir. Yoksa bedel verenlerin omuzlarından yükselerek zafer çığlıkları atmak, Müslüman izzeti ve vakarı adına bir şey ifade etmez.