İnsanlık tarihi boyunca adalet kavramının ne anlama geldiği ve nasıl uygulanması gerektiği konusu en çok ele alınan meselelerden birisi olmuştur. Bazıları adaleti bireylerin göstermesi gereken bir erdem olarak görürken, diğerleri ise kurumların dağıtması gereken bir değer olarak görmüştür. İslam inancında ise adalet, yalnızca hukuki bir terim ya da sosyal bir zorunluluk değil; varoluşun gayesi, iman ve ahlakın bir tezahürü ve Allah’ın yeryüzündeki nizamının özüdür. Kur'an-ı Kerim’in ruhuna ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatına bakıldığında, adaletin hem bireysel bir erdem hem de kurumsal bir değer olarak bireyin ve toplumun merkezinde yer aldığı görülür.
İlahi Emir Olarak Adalet
Sözlük anlamı “herkese hak ettiğini vermek; hak ve hukuka uygunluk; hakkı gözetme ve doğruluk” olan adalet, İslam terminolojisinde zulmün zıddı olarak konumlanır. İslam hukuku ve ahlakı, adaleti her durum ve şartta mutlak bir zorunluluk olarak kabul eder. Kur'an-ı Kerim, adaleti adeta dinin direği ilan ederek şöyle buyurur: "Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder... Antlaşma yaptığınız zaman Allah’a verdiğiniz sözü yerine getirin…(Nahl Suresi, 90/91). Bu ayet-i kerimeler, adaletin sadece mahkeme salonlarında aranan bir olgu olmadığını, aile ilişkilerinden ticarete kadar hayatın her alanına yayılması gereken ahlaki bir yaşam biçimi olduğunu bizlere hatırlatır.
İslam’ın adalet anlayışını eşsiz kılan en önemli özellik, onun evrensel ve sarsılmaz oluşudur. Adalet uygulanırken kişinin ırkı, rengi, cinsiyeti, sosyal statüsü ya da inancı bir ayrıcalık sebebi olamaz. Zengin ile fakir, güçlü ile zayıf adalet terazisinde eşittir. Daha da ötesi, İslam adaleti, kişinin kendi duygularını ve öfkelerini bile bu terazinin dışında tutmasını emreder. Maide Suresi 8. ayette yer alan şu muazzam ölçü, insanlığın adalet tarihine altın harflerle kazınmıştır: "... Allah için adaleti titizlikle ayakta tutan şahitler olun. Bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun; bu, takvaya daha yakındır..." Düşmanına bile adaletle muamele etmeyi emreden bu anlayış, insan nefsinin öç alma duygusunu törpüleyen, husumetin ve önyargıların adalet duygusunu zedelemesine izin vermeyen, adaleti evrensel bir ahlak ilkesine dönüştüren en zirve noktadır.
Asr-ı Saadet’ten Örnekler
Hz. Muhammed (s.a.v.), hayatı boyunca adaletin en güzel uygulayıcısı olmuştur. Soylu bir kadının hırsızlık yapması üzerine, onun cezalandırılmaması için aracı gönderenlere verdiği şu tarihi cevap, İslam’ın adalet vizyonunun net bir özetidir:
"Sizden önceki ümmetlerin helak olmasının sebebi; içlerinden asil, zengin birisi hırsızlık yapınca onu serbest bırakmaları, zayıf ve fakir biri hırsızlık yapınca ise ona ceza uygulamalarıydı. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fatıma dahi hırsızlık yapsa, onun da cezasını verirdim."
Güçlülerin korunduğu, yalnızca fakir ve zayıfların cezalandırıldığı bir sistemin güven duygusunu yok ederek toplumsal çöküşe neden olacağına işaret eden bu anlayış; öncelikle adalette çifte standardı yasaklar. Irkına, rengine, soyuna, zenginliğine, gücüne bakılmaksızın kanunların herkese eşit uygulanması gerektiğini emreder. İkinci olarak kamu hukukunu ilgilendiren hırsızlık gibi suçlarda hiç kimseye imtiyaz tanınmaz; af uygulanmaz. Üçüncü olarak akrabalık ya da kan bağı olsa bile adaletten taviz verilemez; adalet dağıtan kurumlar mutlak tarafsız işler. Dördüncü olarak cezayı iptal ettirmek için adalet dağıtan kurumlar üzerinde nüfuz kullanılamaz.
Hz. Ömer Adaleti
Bu adalet anlayışı, sonraki dönemlerde Hz. Ömer’in (r.a.) şahsında "Adalet mülkün (devletin/düzenin) temelidir" sözüyle formüle edilmiş ve İslam medeniyetinin yönetim felsefesi ve pratiği haline gelmiştir. İslam tarihine "Faruk" (hak ile batılı, haklı ile haksızı ayıran) lakabıyla geçen Hz. Ömer, İslam’ın adalet anlayışını kurumsallaştırmıştır. Hz. Ömer’in adaleti, sadece kanunların körü körüne uygulanmasını değil, hukukun temel amacı olan adaletin gözetilmesini de esas alır. Gücü elinde bulunduranın kendini hukukun üstünde görmediği, yargı bağımsızlığının tanındığı, sıradan bir vatandaşla devlet başkanının adalet terazisine eşit çıktığı, kanun önünde mutlak eşitliğin sağlandığı kurumsal bir sistem ve sarsılmaz bir yönetim ahlakıdır.
Hz. Ömer’in adaleti, sadece mahkemelerle sınırlı değildir; sosyal adaleti ve devletin tebaasına karşı mutlak sorumluluğunu da kapsar. Onun yönetim felsefesinin temeli"Kenar-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu, gelir de adl-i ilahi Ömer'den sorar onu" ilkesine dayanır. Bu sorumluluk duygusuyla, geceleri Medine sokaklarında sırtında un çuvalıyla dolaşır, aç çocukları olan aileleri bizzat tespit eder ve Beytülmal’den (devlet hazinesinden) onlara maaş bağlardı. Bu adalet anlayışı nefis denetimi, şeffaflık, yolsuzlukla mücadele, liyakat ve istişare ilkelerinin hayata geçirilmesi ile tamamlanıyordu.
Bugünün Dünyasında Adaleti Yeniden Düşünmek
Bugün modern dünyada yaşanan savaşlar, zulümler, haksızlıklar, gelir adaletsizlikleri ve toplumsal huzursuzluklar, insanlığın adalet terazisinin ne denli bozulduğunu gözler önüne sermektedir. İslam’ın vadettiği adalet; sadece kanunların harfiyen uygulanması değil, vicdanların da adil olmasıdır. Bu anlayış, kurumların adalet dağıtması için toplumu oluşturan bireylerin de adalet duygusuyla hareket etmesini zaruri görür. Kişinin kendi aleyhine, anne-babasının veya en yakınlarının aleyhine bile olsa adaletten sapmaması gerektiğini öğütleyen bu inanç, her bireyin kendi kalbinde bir adalet mahkemesi kurmasını hedefler. Çünkü biliriz ki, adaletin tam manasıyla tecelli ettiği bir toplumda korku yerini güvene, düşmanlık kardeşliğe, çatışma ise barışa bırakır. Yeryüzünde huzuru inşa etmenin yolu, adaleti yeniden baş tacı yapmaktan geçer. Netice-i kelam, İslam dünyasının da insanlığın da ivedilikle ihtiyaç duyduğu şey adaleti müesses nizama egemen kılmaktır.
Prof. Dr. Nafiz TOK
Siyaset Bilimi
Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi




