Bayramın dördüncü gününden beri İstanbuldayım. Bir yerden bir yere gitmek iyice çile haline gelmiş. Mesafeler uzamamış ama biryere varabilmek için harcanacak zaman uzamış. İstanbulun pek çok semtinde trafik adım adım ilerliyor. Bu arada patlayan bombalar, ateşe verilen, lastikleri yarılan arabalar İstanbulu daha da yaşanması zor bir şehir haline getirmiş. Bize böyle gelmekle birlikte İstanbul aşıklarının duygularında elbette bir değişiklik yok. İstanbul bazıları için bağımlılık yapıyor.
Geçmişte uzun süreler ben de İstanbulda yaşadım. O zamanlar yani bundan 20 yıl önce trafik daha rahattı. İstanbul bu kadar renksiz değildi. Geçen zaman İstanbulun aldığı hızlı göç sebebiyle olsa gerek iyice renksizleşmiş. İstanbula göç yoluyla gelenler kendilerine has kültür ve yaşam tarzlarını da getirmişler. 1960lı yıllarda İstanbula göç edenler kısa zamanda hakim kültür tarafından emilir, bir bakıma taşradan gelenler İstanbullulaştırılırdı. Hem de ne İstanbulun yerlisi ne de taşradan gelen bu değişimin farkına varırdı. Şimdilerde İstanbul kendi kültürünü korumakta bile zorlanıyor. Diyebiliriz ki İstanbula artık taşra mührünü vurmaya başlamış.
Gerçi şimdilerde farklılıkların zengin olduğu ısrarla tekrarlanıyor olsa da İstanbulda farklılıklar pek zenginlik görüntüsü vermiyor. Belki de bana öyle gelmiştir. Her ne ise maksadım bir İstanbul yazısı yazmak değildi.
* * *
Masanın başına geçtiğimde dünkü Vatan Gazetesinin manşetten verdiği adalet sistemimizle ilgili haber üzerinde durmak istemiş ve başlığımı da bunun için "Mülk temelsiz kalırsa" şeklinde belirlemiştim. Çünkü, haberde Yargıtay 4. Ceza Dairesi üyesi Ali Suat Ertosun, "5 yargıcız 40 bin dosyaya nasıl bakalım " diyor ve ekliyor:
"Bunların bir kısmı zaman aşımından düşecek. Çünkü, dairenin yılda bakabileceği dosya sayısı en fazla 14-15 bin."
Zaman aşımından davaların düşmesinin bir af anlamına gelip gelmediğini, birçok suçlunun cezasını çekmeden kurtulmasının toplumsal sonuçlarının tartışılması ayrı bir konu. Ancak, görünen o ki, adalet mülkün temeli olmaktan çıkmış, çıkmasa bile çıkmak üzere. Peki temelsiz mülkün ayakta kalması mümkün olabilir mi
Birileri suçlarının cezasını çekmekten bir takım yollarla kurtuluyor buna karşılık, açlıktan ekmek çalan gariban hapse girmekten kurutulamıyorsa böyle bir ülkede huzur kalır mı
Bu bakımdan sanıyorum bir ülkenin geleceğinin sağlam temeller üzerine oturması adalet ve eğitim sistemin sağlamlığına bağlıdır. Elbette adalet ve eğitimin önemine vurgu yaparken sağlık ve diğer kurumların önemsiz olduğunu söylüyor değilim.
Ancak, adalet toplumun ayakta durmasını sağlayan temel direktir. Bu temel direğin çökmesi toplumun çökmesi demektir. Bir başka ifade ile yumruğu güçlü olanın istediğini elde ettiği, güçsüz ve sesi çıkmayanın ezilip gittiği toplum görüntüsü ortaya çıkar ki böyle bir toplumun varlığını sürdürebilmesi mümkün olmaz. Bu bakımdan bu ülkeyi yönetenlerin bütün kaynaklarını harekete geçirerek adalet ve eğitim gibi kurumların eleman ve mekan ihtiyaçlarını en kısa zamanda karşılaması şarttır. Bir diğer ifade ile borçların faizlerinin nasıl ödeneceğinden çok adalet mekanizmasının ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağına kafa yormak gerekir. Elbette "Adalet mülkün temeli" olmaya devam edecekse. Bundan vazgeçilmiş, toplumu temelsiz olarak ayakta tutacaklarını sananlar varsa onlara söyleyecek bir sözüm yok.