Şule Yüksel Şenler’in Harbiye Spor Sarayı’nda 26 Mayıs 1968 günü konferansı vardı ancak iki gün önce Bandırma’da yaptığı konuşma nedeniyle çıkan bir tutuklama kararı İstanbul polisine tebliğ edilmişti. Buna rağmen Şule Yüksel Şenler, Harbiye Spor Sarayı’ndaki konferansa katılmaya karar verdi. Avukatları ve ailesi gitmemesi için yalvarsa da, tutuklanmayı göze aldığını söyleyerek konferansa gitti.

Hınca hınç dolu salonda konuşma yaparken, uzun polis otobüsleri Spor Sergi Sarayı’nın etrafında dizilmiş bekliyordu. Toplum polisleri de girişteydi. Bu arada dışarıda Şule Yüksel’in ağabeyi Üzeyir Şenler durumu Mehmet Şevket Eygi’ye telefonla bildirdi.

O da Başbakan Demirel’e telefon açtı.

“Sayın Demirel, seçim arefesindesiniz, Böyle bir oyun oynanıyor, size de seçim kaybettirmek için bu oyun. Şu anda Şule Yüksel, Spor Sergi Sarayı’nda, orası tıklım tıklım, bütün basın orada ve Şule Hanım herkesin gözü önünde tevkif edilecek, böyle bir plân var.”

Demirel:

“Ne yapayım yani şimdi?” dedi.

Mehmet Şevket Eygi:

“Siz talimat verin emniyete, bu tevkif olayını yapmasınlar. Biz onu gizleyeceğiz, teslim etmeyeceğiz. Bu davanın başka bir vilayete alınmasını sağlayın.”

Demirel:

“Bu beni aşar!” diye cevap verdi.

Bu cevap şok ediciydi. Şule Yüksel konferansı bitirince bütün kadınlar polislerin önüne geçti ve onu dışarıya çıkardılar. Dışarda da bir arbede yaşanırken gençler arabayla son anda kurtarıp kaçırdılar.

Şule Yüksel Şenler kurtarılmıştı ancak Başbakan Süleyman Demirel’in, Mehmet Şevket Eygi’ye, “Ne yapayım yani, bu beni aşar” sözleri kulaktan kulağa yayıldı.

 

Erbakan ve Demirel karşı karşıya

AP'nin genel başkanı Süleyman Demirel'in kimi icraatları, çoğu insanı hayal kırıklığına uğratmıştı. Bazı milliyetçi ve dindar insanlar zamanla tasfiye edilirken, masonluğuyla bilinen kimi şahıslar köşe başlarına getiriliyordu. Oysa Demirel seçim meydanlarında Allah diyor, Peygamber diyor, Ezan diyor, Bayrak diyor, milliyetçilikten bahsediyordu. Fakat seçim meydanlarında söylediği bu sözlere uygun icraatı olmuyor, tam tersine dindar kesim partiden yavaş yavaş uzaklaştırılıyordu.

Demirel hükümetinin Sanayi Bakanlığı Prof. Dr. Necmeddin Erbakan'ı Türkiye Ticaret Odaları, Sanayi Odaları ve Borsalar Birliği'ne genel sekreter tayin etmişti. Kısaca Türkiye Odalar Birliği diye anılan bu birliğin başkanlığına ise “Ben masonluğumla iftihar ederim, masonluk milliyetçiliktir” diyen Sırrı Enver Batur getirilmişti.

Bu dönemde Türkiye Odalar Birliği Genel Sekreteri Erbakan, Demirel'in bir dosyasını uygun bulmamış ve geri çevirmişti. Demirel ile Erbakan İstanbul Teknik Üniversitesi'ni birlikte okumuş iki arkadaştı. Demirel Erbakan'ı güçlü beyin görüyor ve hep övgüyle bahsediyordu. AP'ye girerse partiye yararlı olacağı inancını da taşımaktaydı.

Fakat dosyası geri çevrilince araları açıldı. Demirel, Erbakan için artık molla diyordu. Çünkü Erbakan okulda çok çalışkan olmasıyla ve dindarlığıyla ünlüydü. Odalar Birliği'nin seçimi Demirel ile Erbakan'ın arasını iyice açtı. Çünkü Erbakan çok sevilen, dürüstlüğüyle tanınan birisiydi ve mason Enver Sırrı Batur'un karşısında Odalar Birliği başkanlığına aday oluyordu. Enver Sırrı Batur, Demirel'in adamıydı.

 

İki sivil polis Erbakan’ın toplantısında

Erbakan Odalar Birliği seçimleri için toplantılar yapmaya başladı. Ankara'nın Çınar Lokantasında düzenlediği bir toplantıda davetlilere şunları söylüyordu.

“Aziz kardeşlerim, topyekün ticarî ve sıhaî hayatımızın şuur merkezi olan bir teşkilâtın istikbali için bir araya geldik. Odalar Birliği'ni kast ediyoruz. Bendeniz halen bu teşkilatın katib-i umumisiyim. Bu müesseseyi gerçek anadolucu, mefkureci, mukaddesatçı, müslüman şahısların elinde olmasında zaruriyet görüyorum. Oysa şu anda Başbakan Demirel dahi bir masonu bir müslümana tercih etmekte. Bizler işi ciddiye almazsak, memleketimizi çeşitli buhranlar beklemektedir.”

O sırada lokantaya iki kişi girdi. Erbakan onlara doğru dönerek konuşmasını sürdürdü.

“Arkadaşlar şu anda iki sivil polis kardeşimiz de aramıza teşrif ettiler. Bu kardeşlerimiz falan hileli sermayenin bekçisi değil, bu aziz halkın fedakâr memurudurlar. Aynı suyu içerler, aynı yemeği yerler ama her şeye rağmen hukukları müdafaa edilmez.”

Sivil polisler sapsarı kesilmişti.

“Şimdi bu iki polis kardeşimizin koltuklarının altında birer teyp var. Küçük ama idare eder. Bendenizin konuşmalarını Demirel'in emri ile, ilgili servislere ulaştıracaklardır. Oysa bizim değil konuşmalarımız, gönlümüz dahi açık. Ha iç dışa çevrilmiş, ha dış içe çevrilmiş. Yalnız bu polis kardeşlerimiz dikkat etsinler, teypleri eskidir, bozmamaya gayret göstersinler. Yoksa tamir mas-raflarını sayın Demirel maaşlarından kestirir.”

Polisler Erbakan'ın bu sözlerine şaşırmışlardı. Kendilerinin sivil polis olduğunu ve cebinde teyp taşıdıklarını nasıl bilebiliyordu? İçlerinden “Bu adam ermiş midir nedir?” diyorlardı.

Garsonlar şaşkın polislere yer gösterdiler, teyplerini rahatlıkla çıkarıp masanın üzerine yaymalarını, isterlerse fişe sokmalarının da mümkün olacağını söylediler. Demirel, dindar Erbakan'ı böyle yakın takibe almıştı.

 

Demirel seçimi kazanan Erbakan’ı zorla indirince

Fakat Erbakan seçimde Demirel'in adamı Enver Sırrı Batur'u devirerek, Odalar Birliği Genel Başkanı oldu. Hükümet bundan memnun değildi, “Odalar Birliğinin delegeleri hacı ve hoca ile doldu” diyorlardı. Bütün engellemelere rağmen Erbakan seçimi kazanmış ve Odalar Birliği'nin başkanı olmuştu. Fakat hükümet ve Demirel bu durumu hazmedemiyordu. Demirel türlü oyunlar tezgâhladıktan sonra Danıştay'a başvuruyor, Danıştay'da Demirel'i haksız bulan karar alıyordu. Ama Demirel yılmıyor, tekrar tekrar Danıştay'a başvuruyordu. Ne olursa olsun seçimle işbaşına gelen Erbakan'ı uzaklaştıracaktı.

Danıştay'a başvura başvura sonunda mahkeme lehinde karar aldı. Mahkeme sonunda ak dediğine kara demişti. Erbakan'ın ne yapacağı merak ediliyordu. Erbakan mahkeme kararıyla meşru yollarla başkan olmuş, Demirel de mahkeme kararıyla Erbakan'ın başkanlığını feshetmişti. Her iki tarafta aynı mahkeme, aynı reis, aynı üyeler vasıtasıyla karar almıştı. Mahkeme önceki evet dediğine, şimdi hayır diyordu.

Demirel Trabzon'a “Ezan, Bayrak, Allah, Peygamber, Milliyetçilik” diye seçim konuşması yapmaya giderken “Ne pahasına olursa olsun Erbakan'ı aşağıya indireceksiniz. Elimizde mahkeme kararı var!” diyordu.

Ertesi sabah Odalar Birliği'nin önünde büyük bir kalabalık vardı. Erbakan'ın uzaklaştırılmasını protesto ediyorlardı. Demirel'in emrini yerine getirmek için toplum ve sivil polisler gelmişti. Erbakan hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi masasına oturmuş, çalışmalarını sür-dürüyordu.

Telefon çalınca santralci kız bağladı.

“Sayın hocam bizi emniyetten gönderdiler. Ben şube müdürlerinden Kamil Özdilek ve arkadaşım Ahmet Özel.”

“Evet?”

“Mahkeme gereğince hocam üzülerek söylüyorum burayı terk etmek mecburiyetindesiniz. Nahoş hâdiselere ve tahrikçilere fırsat vermeyeceğinizi biliyorum.”

Erbakan hiddetle çıkıştı.

“Kimi nereden çıkartıyorsunuz? Bu memlekette kanun mu hüküm sürüyor, yoksa keyfî bir idare mi? Siz devlet memurusunuz, huzur ve asayişi sağlamakla mükellefsiniz. Yoksa müstebit ve tekelcilerin sözcülüğünü yapmaya mecbur değilsiniz. Asıl olabilecek üzücü hadiselere siz sebebiyet verirsiniz. Lütfen Odalar Birliğini terk edin. Ben Birliğin meşru ve seçimle işbaşına gelmiş genel başkanıyım, tepeden inme veya tayinle değil.”

“Ama hocam...”

“Aması maması yok bu işin. Lütfen teşkilâtımızı terk edin.”

Kamil Özdilek ve Ahmet Özel şaşkındı. Odalar Birliği'nin etrafı genç talebelerle çevrilmişti ve protesto ediyorlar, “Buradan ancak cesetlerimizi çiğneyerek geçebilirsiniz!..” diye bağırıyorlardı.

Kamil Özdilek ve Ahmet Özel başarılı olamayınca, ertesi günü 1. Şube Müdürü Nazmi İyibil ve 3. Şube Müdürü Güner Öznen'le, takviyeli emniyet yetkilileri Odalar Birliği'ni emrindeki hazır kuvvetlerle çepeçevre sarmışlardı. Jandarma Komutanlığı'na da haber verilmiş, yedek kuvvet istenmişti.

Ne yapılıp edilecek Erbakan Odalar Birliği'nden dışarıya atılacaktı. Erbakan ise onların gözü önünde elini kolunu sallayarak geçmiş, tembihli ve kalın çemberi aşarak makamına geçip oturmuştu. Herkes hayret ediyordu.

Süleyman Demirel ise çılgına dönmüştü. Emniyet Müdürü'nün simsiyah arabasının içinde telsizle konuşuyordu.

“Nedir bu rezalet! Ben ne diyorum, siz ne yapıyorsunuz?”

Bütün kurmayları İçişleri Bakanlığı’nda toplamıştı. Ankara Valisi ve Emniyet Genel Müdürü harekâtı telsizle takip edeceklerdi. Emir kesindi, Erbakan mutlaka birlikten çıkarılacaktı. Kapıyı açması için çilingir tutmuşlardı. Birkaç saat uğraştığı halde kapıyı açamıyordu.

“Erbakan'ın adamı” diye geçiriyorlardı içlerinden. “Mahsus açmıyor, oyalıyor” diyorlardı. Vazifeli memurlar merakla bakıyordu. Sonunda kapı açılınca İbrahim Ural'la birlikte birkaç kişi içeriye girdi. Erbakan hâlâ çalışmasına devam ediyordu. Önünde dikilip, hafif öksürdüler.

İbrahim Ural yavaş bir sesle: “Sayın hocam?” diye mırıldandı.

“Bir şey mi arzu ediyorsunuz İbrahim Bey?”

“Sayın Erbakan sizi çıkarmaya geldik. Burasını boşaltmanızı rica edeceğiz. Elimizde mahkeme kararı var. Bakanlık valilik kanalı ile bize kesin ve kat'i emir verdi.”

“Sayın Ural mahkeme kararı bende de var. Odalar Birliği'nin meşru idarecileri olarak tescil edilmişiz. Demokratik ve hukukî yollarla bu makamda bulunuyoruz. İcraatınızla mesul olursunuz, müşkül durumda kalırsınız.”

“Hayır efendim ben değil, bana emir verenler sorumlu olurlar. İlgili emirleri zati alinize arz ettim. Kararı da arzu ederseniz takdim edebilirim.”

“Siz hangi karardan bahsediyorsunuz, ben size mahkeme kararından bahsediyorum. Siz bana tekzip eden aynı mahkemenin ters yönde ikinci bir kararını takdim edeyim diyorsunuz. Müktesap hakkımız mevcuttur. Bu icraatla anayasa çiğnenmiş olur. Hepinizden hesap sorarlar. Kanun var, nizam var.”

“Benden değil, bana emir veren kişi ve mercilerden hesap sorabilirler. Ben bana verilen emri yerine getirmekle mükellefim. Şimdi rica edeyim makamınızı terk edin.”

“Zabıt tutacağım, bu kanunsuz icraatın hesabını soracağım.”

“Hay hay efendim, nasıl arzu ederseniz?”

Erbakan sekreterine üç nüsha halinde zabıt tuttururken dışarıdaki kalabalık ortalığı çınlatıyordu...

“Müslüman Türkiye!.. Müslüman Türkiye!..”

“Ya ya ya!.. Şa şa şa!.. Erbakan, Erbakan çok yaşa!..”

“Kahrolsun masonlar!.. Kahrolsun masonlar!..”

Zabıt bitince imzalar atıldı ve Erbakan makamını terk etti. Merdivenlerden hızla inip dışarıya çıktığında kalabalık dalgalandı.

“Kahrolsun masonlar!.. Kahrolsun masonlar!..”

 

[email protected]

 

Gelecek yazı:

Milli Görüş Tarihi-4

Mehmet Zahit Kotku Efendi ve Necmeddin Erbakan