Hep merak etmişimdir, Avrupa veya Amerika kaynaklı filmlerde, bir cadı, bir hayalet, bir vampir, bir şeytan, bir cin, bir büyücü korkusu neden vardır diye Bize çok komik gelen, dinimiz gereği inanmadığımız yaratıklardır cadılar, vampirler, hayaletler. Tamam, bizim de üç harfli cinlerimiz, şeytanlarımız vardır, ama onlardan da sığınırız Muavvizeteyn Sûreleriyle, yani Kuleüzülerimizle Allah’a. Biliriz ki onlar bize zarar veremezler Allah’ın izniyle. Ha bir de Hızırımız vardır, zaman zaman bazılarımıza görünüp, yardım eden. Hızırdır ve asla kimseye zarar vermez. Onu gören göz abat olur. Kısacası bizler öyle dinimizde olmayan şeylerden korkmayız, dinimiz de bizi korkutmaz zaten.

Hatırlar mısınız bilmem 1970’li yıllarda televizyonda bir dizi vardı. “Tatlı Cadı.”. Burnunu kıvırınca her şeyi birden değiştirirdi. Elinde sihirli güçler vardı. Süpürgesiyle havalarda uçar, bir yerden bir yere ışınlanırdı,  saniyede. Şimdiki çocuklara da bolca izlettirilen Sihirli Annem, Selena, Bez Bebek, Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter, Kurt Adam ve daha niceleri. Bizleri de alıştırıverdiler cadılara, sihirli güçlere. Ya küçükken okuduğumuz şimdilerde de çocuklarımıza okuttuğumuz Külkedisi, Pamuk Prenses, Oduncunun Çocukları, Grimm Kardeşler vs. vs. Cadılar, cüceler, süpürgeli cadılar, konuşan aynalar, büyücüler, arabaya dönüşen kabaklar, periler, daha neler neler. Bunlar da bizim edebiyatımız değil, Medenî Avrupa’nın edebiyatı. Biz ve çocuklarımız zevkle okurken, onların çocukları korkarak okumuş olmalılar bu kitapları. Çünkü cadılar, büyücüler Avrupa semalarında süpürgeleriyle fink atmakta, Ortaçağdan (yani 1430-1780’li yıllardan) günümüze. İslamiyet Arabistan semalarında miladi 632’lerden itibaren yükselip, Osmanlı’da zirveye ulaşırken,  Medeniyetler beşiği (!) Avrupa semalarında cadılar uçuyordu süpürgeleriyle. Yeryüzünde yakılmış dağ gibi ateşten kaçıyorlardı belki de. Bir ateş ki devasa. Bir ateş ki beklemekte büyük bir iştahla avını. Ateşi fazla bekletmemek için yola çıkar şövalyeler, dükler,  kontlar, vikontlar, papazlar, rahipler, soylular. Sürek avıdır bu. Önde can havliyle kaçan cadılar, kadınlar, cadı kadınlar! Arkada onları yakalamaya çalışanlar. Yakalanmaları an meselesi. Derken yakalanıverirler. Zincirlerle zincirlenip, sürüklenerek getirilirler meydana. Devasa ateş ağzını açmış, yalayıp yutmaya hazırlanmakta onları. Ateşin bir müddet daha beklemesi gerekir, yemeğini. Çünkü insan hakları vardır onlarda, bunu göstermek için ateşi bekletirler. Önce mahkemeye çıkarılır bu kadınlar. Ateş beklemektedir iştahla, yalana yalana... Ama beklesin biraz daha. Adaletli davranmak için(!) kanıtlara, deneylere ihtiyaç vardır. Önce 35 soru sorulur kadına. İlk soru: “Büyülere inanır mısın ” kadın “evet” derse büyücülerle ilişkisi var demektir bu. Karar verilir suçlu. “Hayır” derse, bu defa da dinsiz olur, dinine muhalefet etmiş olduğu için kâfirdir, yakılmayı hak eder. Sorular peş peşe eklenir: “Cadı mısın ” Kadın “Hayır ben cadı değilim”dir, doğal olarak. O dehşetengiz ateşi görüp de ben cadıyım diyebilir mi O da diyemez. İtiraf edemediği ve şeytanın etkisi altında kaldığı düşünülerek bir dizi deney yaparlar kadına insanlık (!)adına, yanlış karar vermemek için. Önce “ağlama” deneyine tabi tutulur kadın. Daha doğrusu ağlayamama. Eğer kadın ağlarsa mesele yok. O zaman başka şeyler de denenir cadılığını ispatlamak için. Ama ağlayamazsa işte o an işi bitti. Çünkü şeytanla işbirliği içindedir. Şeytan onun ruhunu kuşatmış ağlamasını engellemiştir. İşkence başlar. Sağ gözünden dökülecek birkaç damla gözyaşını görebilmek suçsuzluğunun delili olacaktır. Bunun için başlarlar işkenceye. “Ne olursun ağla, ağla da suçsuz ilan edelim seni” demek için temiz bir niyetle din uğruna yapılır bu işkenceler. Kızdırılmış kor gibi demir çubuk verilir semaya açılan ellerine. Avazı çıktığı kadar bağırmaktadır kadın. Acıdan bayılır. Ellerine bakar mahkeme jürisi, hâkimler, papazlar. Eğer elleri tam yanmamışsa veya az yanmışsa onun şeytan ve yandaşları tarafından korunduğunu ispatlamış olurlar. O yüzden bu defa da ellerine sivri uçlu, kesici büyük iğne veya ince uçlu kesici şiş benzeri aletler alırlar. Kadınının üzerindeki kıyafetleri çıkarıp, çırılçıplak bırakırlar. Vücudunu incelemeye başlarlar. Vücudundaki ben, siğil,  doğum lekesi gibi lekelere veya benlere bu sivri kesici şişi sokarlar. Kan kaybedip ölmesini de istemezler hani. Çok insancıldırlar.  Kanın akıp akmamasına bakarlar. Eğer kan akarsa şeytan alt edilmiş, yok edilmiş olur. Ama kan akmazsa yine kadın şeytanla işbirliği içindedir. Şeytan ve kadın. İşbirliği. “Kadın şeytandır” diye bazı erkekler kızınca söylerler. Acaba gerçekten şeytanla işbirliği yaptığımızdan mı yoksa Avrupalı kafasının bizim erkeklere de sirayet ettiğinden mi söylenir bu söz doğrusu araştırmaya değer. Neyse, biz yine dönelim medenî(!) Avrupalılara. Düşünün kadını yakmamak için nasıl da uğraşıyorlar Kadıncık kendini aklasın diye denemedikleri yöntem kalmıyor. İğne deneyi de sonuç vermeyince kadını alıp bir terazinin kefesine koyuyorlar. Tartmak için. Günahlarını değil, kadını tartmak için. Terazinin diğer kefesine de kilisede bulunan İncili koyuyorlar. Kadın günahsızsa İncil şahitlik yapar gibi bulunduğu kefe ağır gelecek, kadın kurtulacak. Ama her nedense bu tartımlarda kadının bulunduğu kefe ağır basıyor. Cadı ya ondan, belliydi ta başından beri cadı olduğu. Bu tartı da tartıp cadıyı, ortaya çıkarıyor tüm günahlarını. Bütün bunlardan sonra kadın hâlâ sağsa, kadının ellerini ve ayaklarını bir koyun bağlar gibi önden birbirine bağlayıp,  halatla sarkıtıyorlar bir köprüden aşağıya. Halat Allah tarafından seçilmişlerin, papazların rahiplerin kısacası günahsızların elinde. Günahkâr kadınsa halatın ucunda. Ağır ağır indiriliyor soğuk suya, nehre veya denize. Suda batmadan kalırsa veya su yüzeyinde bedeni yüzerse, yine kesin şeytanla işbirliği içindedir. Ve içindeki şeytanın yok edilmesi gerekir. O yüzden eğer cadı kadın batmadıysa, onu sabırsızlıkla ve büyük bir iştahla bekleyen ateşin ağzına veriyorlar. O kadını büyük bir oburlukla kapan ateş, güzel bir ziyafet çekiyor sayelerinde. Etrafa toplanmış, günahsız erkekler, diğer kadınlar, çocuklar, papazlar, rahipler, şövalyeler, kontlar, vikontlar. Vazifelerini hakkıyla yapmış olmanın verdiği bir rahatlıkla evlerine gidip, uyuyorlar, ne de olsa bu av onları çok yordu.

Merak ediyorsunuz suya bırakılan kadın ya batarsa O zaman kurtuluyor değil mi der gibi soran gözlerle okuyor gibisiniz yazımı. Evet, o zaman kurtuluyor kadın. Suya batar batmaz boğuluyor. Bu da onun kurtuluşu demek. Çünkü doğduğunda su ile kutsanıyor. Öldüğünde de su ile kutsanmış kabul edilerek ruhunun öbür dünyaya arınmış bir halde gönderildiği düşünülüyor. Kurtuluşa erdirilen bir ruh. Bütün bunları sadece kadını şeytandan ve onun işbirlikçilerinden kurtarmak için yapmaktalar. Kötü bir niyetle değil, asla. Bazen dibe batan kadını çıkarıp ölüme terk etmiyorlar, oradan kurtararak, daha başka türlü işkencelere tabi tutuyorlar. Hem kendisinin cadı olduğunu kabul etmek zorunda kalıyor bu işkenceler sonrası, hem de başka cadıları öğrenmek isteyen hâkime belki de işkence bitsin diye masum kişilerin de adını veriyor kadın. İşkenceler genelde ölümle sonuçlanıyor.  Bazen de bu cadıların yaşamalarına izin veriliyor. Hatta bazısı kilise tarafından uygulanacak olan ıslah programlarına dâhil ediliyor... Hele kadın bir de güzelse.