Siyaset bir kanaldan akıp giderken günlük hayat ona uyum sağlamaya çalışıyor. Anne-babalar yakalayabilirlerse eğer çocuklarına bir iki cümlecik de olsa nasihat edip mesuliyet duygularını tatmin etmeye çalışıyorlar. Vaizler hakikati kendilerince dillendirmek için kürsülerden olmadık örnekler vermekle meşgul. Dünya her zamanki ayarında dönüp duruyor. Tarih geçmişi diline vird edinip habire tekerrür ediyor. Bir yaprak düşüyor dalından, bir meyve çürümeye duruyor, bir ağaç asırlık yerini koruyor, akşam oldu olacak. Şiir belki sağanak şeklinde yağmıyor yukarıdan üzerimize. Ama bütün bu düzeneğe ritim tutmuşçasına çiseliyor.

Herkes kâr zarar hesabı yaparken, bütçe denkleştirmesi ile uğraşırken, sürekli bir yarıştan diğerine hazırlanırken, şu ağız dolusu yalan söyleyen dünyaya inat şairler mısraları ile yaşanan zamana tarih düşüyorlar. “Böyle sesimin kuşlara çırak olduğuna bakma” diyor Dergâh dergisi 364. sayısında Ayşe Nur Biçer. “Kimseler işlemez yemenisine vefayı” diye söyleniyor aynı derginin aynı sayısında İsmail Karakurt. Şairler söz ne zaman bize gelecek acaba diye durup beklemezler. Gürültüde söylemeyi göze alanlardır onlar. Hangi şair gürültünün gözüne parmağını sokarsa o şair söyleyeceğini söylemiştir artık. Mustafa Köneçoğlu örneğinde olduğu gibi. O da Mahalle Mektebi dergisinin 54. sayısında bütün kapalı devre anlatıları bastıracak kuvvette bir Açılış Konuşması ile dalıyor kalabalıklar arasına: “Sözlerime nasıl başlayacağımı bilemiyorum şimdi / söz sözü nasıl açar, hayat hayatı, hiç anlayamadım” diye en kırılgan yerinden kavrıyor kelimeleri. İnsan bazen bir şiirle hayata döner. Kim bilir belki de hayat şiire tahvil olur da biz onu öyle görürüz. İbrahim Gökburun Mahalle Mektebi dergisinin 54. sayısında o Bisiklet Tozu başlıklı şiiri yazmasaydı beni bulunduğum yerden kimse hayata döndüremezdi. Buyurun okuyun: “Bisiklet tozu kadar ince ve güzelsin dünya / Kırmızı ışıkta üzerime gelen tehlike”. Yerim olsaydı bu şiirin hepsini iktibas ederdim. Son zamanların en güzel şiirlerinden bu şiir.

Aynı dergide bu şiirin ardından gelen Keşif Bedeli başlıklı şiir Yunus Emre Altuntaş’a ait. 28 Şubat mağdurlarına ithaf edilen anıt-şiir kıvamında bir şiir yazmış Yunus Emre Altuntaş. Son dize ile başlayalım alıntıya ve oracıkta yetinelim hepsini okumak isteyenlerin hatırı kalmasın: “Cümle geçmişlerimizin ruhuna fatiha devlet.” Duygu Irmak genç şairlerimizden, annesine ithaf ettiği şiiriyle yapay gündemleri altüst edecek şeyler söylüyor: “artık plastik çiçekler beslemek çağı ve / asfaltlarda ne çok müstehcen ülke isimleri var.” Bu dizeler de Mahalle Mektebi dergisinin aynı sayısından; başlığı da güzel: Sukha!

Bir duygudan diğerine uzanır gibi Samet Karataş’ın Şiir Versus dergisindeki İmmun Rakka şiirine uzanıyorum. Hafızamı yokluyorum, galiba şöyle başlıyordu şiir: “Merak ettiğim şeyler bitirdi beni / Derinleştiğim şeyler beni rakka” diyor ve burada bitmiyordu şiir, sanki sonsuza doğru uzayıp gidiyordu. Adüssamet Bilgili ile Süleyman Unutmaz’ın karşılıklı şiirlerinin olduğu sayfada bir süre duruyorum. A. Bilgili Bir Şey Uzaklıyor Seni Benden diyordu şiirine attığı başlıkla. Şiirde yürümeye devam ediyorum: “hep bekleyen insanların / ıslandığı bir yağmur / çiçeğe fazla gelen su gibi”. Ben de bu şiirle beraber aktım durdum.

Durduğumda Süleyman Unutmaz Kansızlık adlı şiirini çoktan bitirmiş kendi kendine şöyle mırıldanıyordu: “Bir yudum kahve bir duman sigara ve uzun bakışlardan sonra / Güzelleşmeyen üzüntü fersizlik kötü başlangıçtan sonra”. Yedi İklim dergisi Temmuz sayısında Cengizhan Konuş “bana bir kılıç verin ya da bir şiir beni doğrultsun için” diye başladığı Sakar şiirini ve Hüseyin Bektaş’ın “Bu ateşi ben yakmadım ki yorgun atlarım olsun” dediği Nice Hayal Peşinde başlıklı şiirini onun için bu kadar çok sevdim. Tam o sıralarda Karabatak dergisinde Âdem Yazıcı “kendi kaputumu öptüğümden beri / tenimde bir harf çırpınıyor” diye söyleniyordu. Karabatak dergisi 50. sayıya not düşer gibi bir Sümeyra Yaman şiiriyle yürüyordu gürültünün ve karanlığın üzerine: “Sesinin bir damlası yeterdi bağırmaya”. Şiir böyle bir şey midir diye sorasım geldi Külliye dergisinin 84. sayısında Davut Güner’in Gemiler şiirini okurken: “Kâğıttan / Gemiler yapıp / Durgun sulara bıraktık.”

Kim ne derse desin kavram kargaşasına, uzayan sükût boşluğuna, bir cümleye tespih olamamış kelimelere rağmen şiir her daim manşette. Yeter ki ona yönelecek bir kulağımız, ona yaklaşacak bir yüreğimiz olsun.