TBMM'de düzenlenen haftalık Grup Toplantısı'nda konuşan Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan, gündeme dair önemli açıklamalarda bulundu.

ARIKAN'DAN KRİTİK AÇIKLAMALAR

Arıkan, Türkiye'nin eğitim, spor, yasa ve dış politika gibi meselelerine dair iktidara yönelik eleştirilerini dile getirdi ve partinin çözüm odaklı duruşunu vurguladı.

Meydanlarda yankı uyandıran ve iktidarın politikalarını eleştiri oklarının hedefine oturtan konuşmanın satır başları şöyle:

  • Eğitimde Sınıfta Kalındı: Güvenlik, liyakat ve adalet konularında iktidarın sıfır çektiği, öğretmen maaşlarının yoksulluk sınırının altında ezildiği vurgulandı.

  • TFF'ye Sarı Kart: Milli takımın siyasi ranta kurban edildiği, federasyonun krizi çözmek yerine topu taca atarak Adalet Bakanı'nı göreve çağırması sert bir dille eleştirildi.

  • Gölge Transferler: Futbol sezonunda muhalefet belediyelerinden koparılan isimlerle yapılan "siyasi transferlerin" demokrasiyi derinden yaraladığına dikkat çekildi.

  • Gizemli Yasa Masası: Yeni çözüm arayışlarının şeffaflıktan tamamen uzak olduğu ve kapalı kapılar ardındaki süreçlerin toplumda güvensizlik yarattığı ifade edildi.

  • Ankara'da Makyajlı Zirve: NATO buluşması için Başkent'te hayatın durdurulması, 35 milyon icra dosyasının ve derin yoksulluğun brandalarla gizlenmeye çalışılması büyük tepki topladı.

  • İsrail İçin Tarihi Çağrı: Ortadoğu'da kan akıtan İsrail'in diplomatik arenada "Civitas Non Grata" yani "İstenmeyen Devlet" ilan edilmesi gerektiği aktarıldı.

ARIKAN'IN KONUŞMASININ TAM METNİ

1. KARNE ZİLİ ÇALARKEN

Sözlerime,

Cuma günü karne heyecanı yaşayacak

milyonlarca öğrencimizi

şimdiden tebrik ederek başlamak istiyorum.

Bütün evlatlarımıza;

öğrenmeyle, okumayla, oyunla ve sağlıkla dolu;

güzel bir tatil diliyorum.

Yine, tüm yıl boyunca

büyük bir özveriyle gayret gösteren,

kıymetli öğretmenlerimize, değerli velilerimize;

yürekten teşekkür ediyorum.

2025-2026 Eğitim-Öğretim yılı, sevinçlerimizle birlikte

-ne yazık ki- hüzünle hatırlayacağımız bir yıl oldu.

· Evlatlarımızı sıralarında, öğretmenlerimizi sınıflarında kaybettiğimiz,

· Tedirginlikle okul kapılarında beklediğimiz,

· Okula her gün “aç” giden çocukların sayısının arttığı,

· Anlamsız bir inatla kurulan “Milli Eğitim Akademisi” nedeniyle,

· Yanlış atama ve yer değiştirme politikaları nedeniyle, öğretmenlerimizin aile bütünlüğünün dağıldığı

Bir yıl oldu…

o ⁠Yoksulluk sınırına bile ulaşamayan öğretmen maaşlarını olduğu bir yıl oldu,

o Hakkını arayan özel sektör öğretmenlerimize sert müdahalenin,

o Hakkını savunan mülakat mağduru öğretmenlerimize daha sert müdahalenin

Yapıldığı bir yıl oldu!

O öğretmenlerimiz bugün buradalar, aramızdalar!

Hoş geldiniz!

Onların okulları “özel”

ama maaşları sıradan...

Onlar öğrencileriyle buluşmayı hak etmiş,

Ancak mülakatla ayrılmış Öğretmenler…

İktidar,

keşke o öğretmenlerimizi önce dinlese idi!

Basit bir talepleri var:

Bakanlığın, devletin garantör olduğu,

söz verilen toplantının gerçekleşmesi…

İktidara geçen hafta sordum bu haftada soruyorum;

Neden bu toplantıyı yapmıyorsunuz?

Neden çekiniyorsunuz?

Biz biliyoruz…

Çünkü;

· Öğretmenin sesi duyulursa,

eğitimin gerçek sorunları da duyulacak…

· Özel okul öğretmenleri konuşursa,

emeğin nasıl değersizleştirildiği ortaya çıkacak…

· Mülakat mağduru öğretmenler konuşursa,

adaletin nasıl ayaklar altına alındığı ortaya çıkacak…

· Tayin mağduru öğretmenler konuşursa,

ailelerin nasıl dağıldığı ortaya çıkacak…

Ben bu vesileyle -bir kez daha-;

Hayatlarını kaybeden öğretmen ve öğrencilerimize Allah’tan rahmet diliyorum;

Hâlihazırda hak arayışlarına devam eden Özel Sektör Öğretmenlerimizin

Mülakat Mağduru Öğretmenlerimizin mücadelelerini buradan selamlıyorum!

2. İKTİDARIN KARNESİ

Değerli arkadaşalar,

Yıl sonu öğrencilerimizin karnesi olur da, İktidarın karnesi olmaz mı?

Elbette olur!

Güvenlik – sıfır. (((Görsel1)))

Hijyen – sıfır

Güven – sıfır

Adalet – sıfır

Liyakat – sıfır

Ama edebiyat – Yüz

İş edebiyata, hamasete gelince iktidar yetkilileri 100 üzerinden 100 alıyor!

Bu karne, yalnızca eğitim sisteminin karnesi değildir.

Bu karne, bir iktidarın evlatlarımıza nasıl baktığının karnesidir.

Ve bu karne bize açıkça şunu söylüyor:

Bu iktidar sınıfta kalmıştır!

3. TFF, KİMSENİN YAZIHANESİ DEĞİLDİR!

Sadece Milli Eğitimde değil,

Maalesef Futbol Milli Takımızda’da işler yolunda gitmiyor.

İktidar;

İçinde “milli” olan ne varsa hepsini tüketti, hepsini siyasileştirdi!

· Siz kalkıp;

federasyon olarak,

kupa öncesinde iktidara yaranma telaşıyla

“parti filmleriyle” tanıtım yaparsanız;

· Siz kalkıp;

Parti marşını “milli takım marşı” gibi,

milletin önüne koyarsanız;

· Siz kalkıp;

futbolcuları, teknik heyeti,

hiçbir resmi unvanı olmayan Bilal Erdoğan’ın yanında ip gibi hizaya dizerseniz;

Orada ne millilik kalır, ne de milli ruh…

Hani sürekli “bizden önce şu yoktu, bu yoktu” diyorsunuz ya;

Ben size söyleyeyim:

Siz gelmeden önce

bu ülkede,

ortak bir milli heyecan, ortak bir milli ruh vardı.

· O ruh,

2002’de bu millete Dünya üçüncülüğünü yaşattı.

· O ruh;

siyasi aidiyetlerin değil,

ay-yıldızlı formanın etrafında kenetlenmenin ruhuydu.

Ama siz,

siyasi rant uğruna o ruhu da istismar ettiniz…

· Keşke, TFF yönetimi,

iktidar kadrosunu memnun etmeye motive olduğu kadar

“Bizim çocukları” maça motive etmeye çalışsaydı, sonuç böyle olmazdı.

· Keşke, TFF yönetimi,

yapılan eleştirilere cevap yetiştirmeye kafa yoracağına,

stada binlerce kilometre uzakta Arizona çöllerinde kamp yapan takıma alternatif kamp yeri bulmaya kafa yorsaydı,

· Keşke, TFF Başkanı,

Adalet Bakanını göreve çağırmadan önce

Ben nerede hata yapıyorum deme erdemini gösterebilseydi…

Belki o zaman

bugün bu başarısızlıkları değil;

Milletçe gurur duyacağımız sonuçları konuşuyor olurduk.

Siz, kalkıp;

Milli Takım’ı siyasetinize alet edeceksiniz,

Yenilgi üstüne yenilgi alacaksınız,

Sonra millet

“bu ne rezillik” diye sorunca Adalet Bakanı’nı göreve çağıracaksınız.

Yok öyle yağma!

TFF, kimsenin yazıhanesi değildir!

Böyle ucuz numaralara tevessül etmekten vazgeçin artık!

Federasyon olarak, Akın Gürlek’in kanatları altına sığınmayacak,

86 milyona başarısızlığınızın, hesabını vereceksiniz!

Çünkü mesele sadece Dünya Kupası’ndan elenmek değil;

Mesele;

Türkiye’nin elindeki bu pırıl pırıl gençlerin sizin yönetiminizde heba olma meselesidir.

4. TRANSFER GÜNDEMİ

Evet, yaz aylarındayız.

Futbol takımları büyük bir gayretle oyuncu transfer yapmanın derdindeler.

Eskiden yaz aylarında futbolcu transferlerini konuşurduk,

Bugün;

İktidar partisinin transferlerini konuşuyoruz.

Futbol takımları harıl harıl Amerika’da transfer edecek futbolcu arıyor,

İktidar ise muhalefet belediyeleri içerisinde transfer edecek belediye başkanı arıyor.

Futbol takımlarının transfere ne verdiğini biliyoruz ama iktidarın bu transferler karşısında ne verdiğini bilmiyoruz.

Bunun adı:

· Milli irade değildir,

· Demokrasi değildir,

· Siyasi ahlak hiç değildir.

Bunun adı;

Demokrasi maskeli rövanşizmdir.

Sandıkta verilmeyeni, masada almaktır, milli iradenin gaspıdır.

Ve unutulmamalıdır ki,

Bu ülkede aklanmanın yeri;

iktidar partisinin binası değil; mahkemelerdir.

5. ÇERÇEVE YASA

Değerli arkadaşlar,

Türkiye’nin önündeki en önemli başlıklardan biri;

adına “Terörsüz Türkiye” denilen

ancak müphemliği ve muğlaklığı bir türlü giderilmeyen süreçtir.

Bu süreç üç krizi beraberinde getirdi:

· Kurumsallaşamama Krizi,

· Siyasal İrade Krizi,

· ve giderek derinleşen Güven Krizi.

Milletimizin olan biteni, bilmeye, anlamaya

ve güven duymaya ihtiyacı var.

Bugün kamuoyunda sıkça tartışılan “çerçeve yasa” meselesi de

tam olarak bu noktada önem kazanıyor.

Eğer Türkiye yeni bir döneme girecekse,

Yüz yıllık bir mesele çözülecekse,

bu süreç;

· kişilerin niyetlerine,

· dönemsel siyasi hesaplara

· veya sözlü taahhütlere

değil;

o hukuka,

o Meclis iradesine ve

o açık yasal güvencelere

dayanmalıdır.

Güçlü devletlerin temel özelliği,

süreçleri kişiler üzerinden yürütmek değil

kurumlar ve hukuk üzerinden yürütmeleridir.

Bugün toplumun farklı kesimlerinde

farklı kaygılar bulunuyor.

Toplumun bir kesimi

geçmişte de verilen bazı sözlerin yerine getirilmediğini düşünürken,

diğer kesimlerde ise,

ülkenin birliği, bütünlüğü ve güvenliği konusunda çeşitli endişeler bulunuyor.

Yapılması gereken;

bütün toplumsal kesimlerin kendisini güvende hissedeceği,

şeffaf, açık ve hukuki bir zemini oluşturmaktır.

Saadet Partisi olarak bir kez daha ifade ediyoruz:

· Türkiye'nin kronik meseleleri

baskıyla değil,

diyalogla çözülür.

· Kardeşliğin temeli zorbalık değil,

hak ve hukuktur.

· Barış ile demokrasi birbirinin alternatifi değil,

tamamlayıcısıdır.

· Demokratik standartların yükselmediği bir yerde

toplumsal barış kalıcı hale gelemez.

· Toplumsal barışın tesis edilmediği bir ülkede de

gerçek bir demokrasiden söz edilemez.

Bu nedenle

· Türkiye'nin ihtiyacı;

Kutuplaşmayı derinleştiren değil,

toplumsal mutabakatı güçlendiren bir anlayıştır.

· Türkiye'nin ihtiyacı;

gizlilik ve belirsizlik değil,

şeffaflık ve hukuktur.

· Türkiye'nin ihtiyacı;

gerilim değil, kardeşliktir.

Biz Saadet Partisi olarak,

hak ve adalet zemininde yürütülen

her türlü samimi çabanın yanında olmaya devam edeceğiz.

Çünkü inanıyoruz ki;

Yaşanabilir bir Türkiye ancak adaletle mümkündür.

Güçlü bir Türkiye ancak hukukla mümkündür.

Büyük bir Türkiye ancak kardeşlikle mümkündür.

6. ZİRVE HAZIRLIKLARI

Değerli arkadaşlar,

7-8 Temmuz'da gerçekleştirilecek iki günlük NATO Zirvesi için

Ankara adeta olağanüstü hal koşullarına hazırlanıyor.

Ankara'nın önemli bölümleri

"kırmızı alan" ilan ediliyor.

Trafik akışı durduruluyor,

bazı yollar tamamen kapatılıyor,

NATO zirvesi için Başkent’in yaşamı askıya alınırken,

bunun bedelini Ankaralılar ödüyor.

Gündelik işlerde çalışanlar işe ulaşmakta zorlanıyor.

İşçiler ücretsiz izin uygulamalarıyla karşı karşıya kalıyor.

Esnaf müşteri kaybı yaşıyor.

Başkent halkı kendi şehrinde ikinci plana itiliyor.

Elbette kendi şehrinde

zirve mağduriyeti yaşayan Ankaralılar soruyor:

Bu NATO kimin güvenliğini sağlıyor?

Ankara’nınmı?

Türkiye’nin mi?

Dünya barışının mı?

Yoksa Epsteincı Siyonist sermayenin ve onların stratejik çıkarlarının mı?

7. NATO KÜRESEL SÖMÜRÜ SİSTEMİNİN KOLLUK GÜCÜDÜR

NATO'nun tarihine baktığımızda

karşımıza yalnızca bir savunma örgütü çıkmıyor.

· Bosna'da, Srebrenitsa'da yaşananlar,

hâlâ hafızalardadır.

· Irak'ın işgali sürecinde yaşanan katliamlar,

unutulmamıştır.

· Afganistan'da 20 yıl süren askeri operasyonlardan geriye,

büyük bir yıkım kalmıştır.

· Libya bugün hâlâ,

parçalanmış bir yapı içerisindedir.

· Suriye'de milyonlarca insan evinden,

yurdundan edilmiştir.

· Gazze'de yaşanan insanlık dramı,

devam etmektedir.

Nato;

Sözde insan haklarını,

Sözde güvenliği,

ve sözde uluslararası hukuku savunmaktadır.

Gerçekte ise;

NATO üyesi ülkelerin önemli bölümü

Gazze’de katliam devam ederken

İsrail’e siyasi ve askeri destek sağlamıştır.

Bu yüzden;

NATO'yu yalnızca bir güvenlik örgütü olarak

tanımlamak mümkün değildir.

NATO aynı zamanda küresel sömürü sisteminin

KOLLUK GÜCÜDÜR.

8. NEYİ GİZLEMEYE ÇALIŞIYORSUNUZ?

Bu esnada,

Sırf Trump gelecek diye;

· Yeni Havalimanı, yeni yollar yapılıyor;

· Refüjler süsleniyor,

· Kötü görüntüler brandalarla örtülüyor…

İş o kadar büyüdü ki,

Zirve esnasında;

kamu hastanelerindeki,

muayene süreleri 20 dakikaya çıkarılıyor….

Ancak sadece zirve esnasında…

Halbuki Ankara Tabip Odası, bunu yıllardır talep ediyordu…

Değerli arkadaşlar,

İktidar, insanımızı canından bezdiren değnekçileri toplamak için bile NATO zirvesini bekledi.

Asıl ilginç olanı;

Sırf Trump geçecek diye

Yol üzerindeki, eski binalar, ücretsiz boyanıyor…

Adeta bir MAKYAJ söz konusu!

Allah aşkına soruyorum:

SİZ NEYİ SAKLAMAYA ÇALIŞIYORSUNUZ?

· 35 Milyon icra dosyasını hangi boyayla kapatacaksınız?

· Sosyal yardım almak zorunda kalan

20 milyon insanın yoksulluğunu hangi branda ile örteceksiniz

· Hayatlarının ilkbaharında sonbaharı yaşattığınız, 6 milyon ev gencini

hangi makyajla gizleyeceksiniz?

· Hak arayan, adalet talep eden

öğretmene madenciye sıktığınız biber gazlarını

hangi parfümle bastıracaksınız?

İşiniz gücünüz algı!

İşiniz gücünüz artistlik!

Bakınız, size bir gazete manşeti göstermek istiyorum… (((Görsel 2)))

Tarih 6 Nisan 1946…

Tam 80 yıl önce…

Amerikan Missouri (Mızori) Zırhlısı İstanbul’a geliyor ve coşkuyla karşılanıyor…

Bugün Ankara’da olduğu gibi 80 yıl önce İstanbul’da hummalı bir çalışma var.

Amerikalıların geçeceği Karaköy-Beşiktaş sahili arasındaki binalar boyatılıyor…

Yollar kapanıyor,

pankartlar asılıyor…

Haa bir şey daha var!

Dolmabahçe Sarayı’nın hemen yanı başındaki Valide Sultan Cami’sinin mahyasına “Welcome” yazılıyor.

Aradan 80 yıl geçmiş…

Yine evleri boyuyorlar, yine yolları kapatıyorlar, yine coşkuyla karşılıyorlar…

Endişemiz o ki;

Bu sefer de -inşallah-

Beştepe Millet Camii’nin mahyasına ”My Friend Trump” yazmazlar…

9. HALKIN KAYNAKLARININ KİMLER İÇİN KULLANILIYOR?

Değerli Arkadaşlar,

Türkiye,

bir yandan

NATO'nun ikinci büyük ordusuna sahipken,

diğer yandan

kendi sınırları içinde

ekonomik krizle mücadele ediyor.

Emekliler geçim sıkıntısı yaşarken,

gençler iş bulamazken,

çiftçiler üretimden çekilirken,

milyarlarca liralık kamu kaynağının,

NATO zirvesi için harcanması

doğal olarak sorgulanmaktadır.

Bugün Ankara'da yapılan hazırlıklar

bize bir kez daha şunu göstermektedir:

Savaş ve güvenlik politikaları büyüdükçe

halkın gündelik yaşam alanları daralmaktadır.

Askeri öncelikler arttıkça

sosyal ihtiyaçlar geri plana itilmektedir.

Oysa ihtiyacımız;

Daha fazla Amerikan üssü değil,

daha fazla fabrika, daha fazla üretimdir.

Epsteinci Siyonist sermaye yararına savaş hazırlığı değil,

Bölge ülkeleri ve halkları için daha fazla barış politikasıdır.

10. KIRILGAN BARIŞ

Değerli arkadaşlar,

Bölgemizdeki gelişmeleri de dikkatle takip ediyoruz.

Yine,

Dökülen onca masum kanından sonra

“Ateşkes” ve “Barış” gündemiyle karşı karşıyayız…

Çok açık ve net!

AMERİKA’NIN ve İSRAİL’İN ATEŞKESİNE GÜVENMİYORUZ!

Biz bunların ne kadar yalancı olduklarını defalarca gördük;

Irak’ta,

Libya’da,

Afganistan’da,

Gazze’de,

Lübnan’da gördük

Şu an “kırılgan” bir mutabakat var.

Ancak bu kırılganlığın sebebi, İran değildir.

Bugün kalıcı bir barıştan söz etmek isteyen herkesin

öncelikle şu gerçekle yüzleşmesi gerekir:

Barışın önündeki en büyük engel İsrail'in mevcut politikalarıdır.

11. PAUL CRAİG ROBERTS ANLATIYOR

Bakınız,

Amerika Eski Hazine Bakan Yardımcısı Paul Craig Roberts (Pol Kıreyg Rabırds)

geçenlerde katıldığı bir YouTube yayınında akla ziyan beyanlarda bulundu.

Diyor ki;

“Tüm Müslüman dünyası, Büyük İsrail'in Siyonist ajandasını hiç duymamış gibi davranıyor. Libya gitti, Irak gitti, Suriye gitti. İsrail, ABD'yi İran'la savaşa soktu ve onları savaşta tutmaya çalışıyor. İsrail, tıpkı 79 yıl boyunca Filistin'i yediği gibi, Lübnan'ı da küçük lokmalar halinde yutmaya başlıyor.”

Bakınız, bunları eski bir Amerikalı yönetici söylüyor!

Roberts, Türkiye ile ilgili de İsrail üzerinden çarpıcı bir şeyler söyledi:

Eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett'in,

ABD'de, Amerikan Yahudi örgütlerinin yıllık toplantısında yaptığı konuşmayı hatırlattı…

Bennet diyor ki özetle;

Dün İran'ı şeytanlaştırdığınız gibi bugün de Türkiye'yi şeytanlaştırın.

Türkiye'yi yeni düşman ilan edin,

Amerikan kamuoyunu buna hazırlayın

ve İsrail'in atacağı adımları meşrulaştırın.

Yani???

Sıradaki hedef TÜRKİYE’dir diyor!

Allah rahmet eylesin,

Erbakan Hocamız bunu yıllar yıllar önce söylemişti…

12. CİVİTAS NON GRATA

Bu sinsilik devam ederken.

Kurulacak her diplomatik masa, üzerinde sürekli bir sabotaj tehdidi taşıyacaktır.

Elbette bölgesel tansiyonun düşürülmesine yönelik

her çaba değerlidir.

Ancak bu çabaların başarıya ulaşabilmesi için

en önce İsrail'in sürekli kriz üreten politikaları hesaba katılmalıdır tedbirler alınmalıdır.

Çünkü,

bölgedeki her normalleşme girişimi,

her diyalog zemini ve her diplomatik açılım,

saldırgan politikalar sürdüğü müddetçe kırılganlığa mahkûmdur.

Türkiye, İsrail'in sınır ve engel tanımaz vahşetine karşı mücadelede

her türlü araçtan yararlanmak zorundadır.

Mevcut uluslararası terminolojinin

İsrail'in haydutluğunu tanımlamaya yetmediği bir dünyada

uluslararası toplumun ihtiyaç duyduğu,

yeni kavramsal ve ahlaki çerçevelerin öncülüğünü Türkiye yapmalıdır.

Mesela;

“Persona Non Grata”

yani “İstenmeyen kişi” kavramı vardır.

İsrail’in saldırgan politikaları bugün

“Netanyahu” üzerinden yürütülmektedir…

Ancak İsrail’in 79 yıllık “terörizm” dosyasına baktığımızda,

Meselenin tek tek kişiler olmadığını görürüz.

Geçmişte,

insanlık vicdanını yaralayan uygulamalar

nasıl özel kavramlarla anıldıysa,

bugün de İsrail için yeni bir tanımlama gerekmektedir.

Biz bunun için

"Civitas Non Grata" kavramını teklif ediyoruz.

Bu kavram;

barışa, hukuka ve insanlık değerlerine,

sistematik biçimde zarar veren devlet politikalarının

uluslararası vicdanda mahkûm edilmesini ifade eder.

Evet!

İsrail

"Civitas Non Grata"

“İstenmeyen Devlet” ilan edilmelidir.

Amacımız bir halkı ya da bir inancı hedef almak değildir.

İşgali, hukuksuzluğu ve şiddeti reddeden

evrensel bir duruş ortaya koymaktır.

Eğer dünya, gerçekten barış istiyorsa,

önce savaşın ve yıkımın kaynaklarını cesaretle konuşabilmelidir.

İsrail'in hukuksuz politikalarını normalleştiren söylemler;

akademiden medyaya,

diplomasiden dijital platformlara kadar

her mecrada fikrî ve ahlaki bir kuşatmayla karşılanmalıdır.

Bu yüzden,

Başta Türkiye olmak üzere, Dünya’nın yeni bir duruşa,

Yeni kutuplara, yeni merkezlere ihtiyacı vardır.

Türkiye bunu kuracak ve yürütecek

Tarihi birikime ve devlet tecrübesine sahiptir.

Buna hafta sonu gerçekleştirmiş olduğumuz

D-8’in 29. Kuruluş yıldönümü programında bir kez daha şahit oldum.

13. D-8’E TEŞEKKÜR

D-8 ülkeleri,

1 milyarı aşan nüfusu,

4 trilyon dolara yaklaşan ekonomisi,

7.5 milyon metrekareyi aşan coğrafyası ile muhteşem bir potansiyele sahiptir.

Ancak elbette,

Potansiyel, tek başına yeterli değildir.

Bu gücü;

ORTAK BİR İRADEYE

KÜRESEL BİR “ADALET” TEKLİFİNE

Dönüştürerek,

Amerika ve İsrail’in Siyonist emellerine engel olabiliriz.

Bu vesileyle,

Mısır’dan, Endonezya’dan, Pakistan’dan, Malezya’dan ve Filistin’den katılan temsilcilere

Saygıdeğer genel başkanlara

Ve tüm misafirlere huzurlarınızda

bir kez daha teşekkür ediyorum.

14. SEÇİMLER, İKTİDAR VE MUHALEFET

Değerli arkadaşlar,

Sözlerimi toparlıyorum.

Bütün bu anlattıklarımızın hayata geçebilmesi için

önce şu gerçeği kabul etmemiz gerekiyor:

Dünyaya adalet çağrısı yapan bir ülkenin,

kendi içinde de adaletle yönetilmesi gerekir.

Hepimiz biliyoruz ki,

bu iktidarın,

adaleti korunan bir seçimi kazanması

mümkün değildir.

Yine hepimiz biliyoruz ki

bu ülkede

sandığın ortadan kaldırılması da

mümkün değildir.

Pekiiii,

kaybetmek istemeyen

ancak sandığı ortadan kaldırmaya da gücü yetmeyen

bir iktidar ne yapar?

Bir.

Devleti yönetenlerle, devleti aynı şey gibi göstermeye çalışır.

Oysa devlet milletindir, hükümetler ise gelip geçicidir.

İki.

Kendi iktidarlarını milletle özdeşleştirirler.

Kendilerine yöneltilen her eleştiriyi,

millete yöneltilmiş bir saldırı gibi sunarlar.

Halbuki millet hiçbir partinin,

hiçbir kadronun ve

hiçbir siyasi hareketin tekelinde değildir.

Üç.

Kendilerini hamaset ve hurafelerle, kutsal değerlerle özdeşleştirirler.

Oysa hepimiz,

ahlaki çürüme ve toplumsal yozlaşma ile anılacak bir döneme

tanıklık ediyoruz.

Dört.

Bütün bunlar yetmez.

Topluma "Nasıl olsa değişmez", "Nasıl olsa sonuç farklı olmaz" duygusu aşılanır.

İnsanlar umutsuzluğa sevk edilir.

Muhalefet cesaretini kaybetsin,

iyi insanlar sandığa gitmesin istenir.

Beş.

Bunlarla da kalınmaz.

Kimi zaman dış güçler,

kimi zaman uluslararası dengeler bahane edilerek milletin iradesinin önemsiz olduğu fikri yayılmaya çalışılır.

Oysa bu millet tarih boyunca kaderini başkalarının değil,

kendi iradesinin belirlediğini defalarca göstermiştir.

Ve Altı.

Son aşamada, iktidara alternatif olabilecek siyaset kanalları daraltılır, farklı sesler baskı altına alınır, rekabet zayıflatılır.

Oysa hiçbir iktidar, muhalefeti kısıtlayarak ayakta kalamaz.

Bilakis güçlü iktidarlar ancak güçlü denetim mekanizmalarıyla ayakta kalabilir.

15. İKTİDARA VE MUHALEFETE SESLENİŞ

Buradan iktidara sesleniyoruz:

Milletin iradesine güvenin.

Hukuka güvenin.

Devlet ile hükümeti birbirine karıştırmayın.

Eleştiriyi düşmanlık olarak görmeyin.

Türkiye'nin ihtiyacı daha fazla gerilim değil,

daha fazla adalettir;

daha fazla kutuplaşma değil, daha fazla kardeşliktir.

Buradan muhalefete de sesleniyoruz:

Karamsarlığa kapılmayın.

Umutsuzluğu siyasetin merkezine yerleştirmeyin.

Milletin değişim iradesine güvenin.

Daha çok çalışın,

daha çok anlatın,

daha çok milletin içine karışın.

Ülkemiz ancak cesaretle, sabırla ve kararlılıkla saadete erişebilir.

Bu ülkenin geleceğini,

korku değil umut,

baskı değil özgürlük,

çatışma değil kardeşlik belirleyecektir.

Biz buna gönülden inanıyoruz.

16. ON MUHARREM

Evet,

Yarın, 10 Muharrem...

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) aziz torunu,

cennet gençlerinin efendisi,

şehitlerin sultanı

Hz. Hüseyin’in ve çoğu Ehl-i Beyt'ten olan 71 yol arkadaşının

Kerbelâ’da şehit edilişinin 1378. yıl dönümü.

Kerbelâ, bizim için

yalnızca bir matem değil; hakikatin ve onurlu bir duruşun sembolüdür.

Bu vesileyle

tutulan Muharrem oruçlarının,

yapılan ibadetlerin, edilen duaların kabul olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

Rabbim milletimizin birliğini, beraberliğini ve kardeşliğini daim eylesin.

Hz. Hüseyin’i, Ehl-i Beyt'i ve Kerbelâ şehitlerini

rahmet, minnet ve hürmetle yâd ediyor,

Hepinizi saygı ve muhabbetle selamlıyorum.

Kaynak: Haber Merkezi