Küreselleşme kavramının dünya kamuoyuna mal edilmesi, nasıl
saf ve kuramsal zihni bir ön hazırlığa dayanmış gözükmüyorsa, “popüler” bir
tarzda yaygınlaştırılması, aksine, çok yönlü, çok değişken söylemlerin,
vaatlerin, umutların üstüne bindirilmiş seçeneklerin, imkanların devreye
sokulmasını içermektedir. Siyaset, iletişim araçları gibi seçenek ve imkanlar
ilk sırada yer verilen araçlar ve aygıtlar olmuşlardır. Genel görünümüyle
burada gerçeklik ve görünüş, simülasyona tabi tutularak, algı, bilgi ve değerler
alanında olağanüstü bir çarpıtmaya uğratılmışlardır.
Çarpıtmanın en çarpıcı örneği bizzat “küreselleşme”
kavramının kendisidir. Çünkü küreselleşme kavramı, çok doğalmış gibi “evrensel”
(universelle) kavramının sahip olduğu anlamı, adeta intihal amiyane deyişle,
“aşırma” suretiyle rehin ederek zilyetliğine almış gözükmektedir. Özellikle
ülkemizde “evrensel” kavramının, daha yeni ve daha muhtevalı eşanlamlısı olduğu
imasını çağrıştıran “küreselleşme” kavramının kullanılması dikkat çekicidir.
Hele, İslam duyarlığının bir tezahürünü ifade etmek üzere “küreselleşme”
kavramına öncelik verilerek vurguda bulunulması pek anlaşılır bir şey
sayılmamalıdır. İhtimal, İslam’ın hem din olarak, hem oluşturduğu uygarlık
olarak, belirgin ve özgün niteliğinin evrenselliği konusunda açık bir kavrayışa
varılamamış olması söz konusudur. İslam’ın ve uygarlığının evrensel niteliği
düşünce, bilgi, sanat vb. alanlarda ilke ve örnekleriyle ortaya konularak
tartışılabilir, değerlendirme konusu yapılabilir. Küresel takısı eklendiği takdirde,
İslam ve uygarlığının niteliğinin ötesinde mahiyetine ilişkin ciddi sorunların
doğması kaçınılmazdır.
Her şeyden önce küresel (globe) kelimesi nesneyle, eşyayla,
cisim halindeki maddeyle doğrudan ilişkilidir. Evren, yani kainat (universe),
mahiyetine, özüne (cevherine) unsur olarak madde dahil edilmiş olsa bile, zihnî
bakımdan soyut, ideal, aynı zamanda manevi özlü varlığı içkin (mündemiç,
immanent)dir. İlkelere dayanır, ilkelere dayanarak kavrayış düzeyine
getirilebilir ya da ilkelere kaynaklık edebilir.
Küreselleşmenin dünya kamuoyuna ve bu arada Türkiye
kamuoyuna taşınması ‘80’li yılların başından itibaren başlamıştır. Doğum alanı
aslında iktisat, özel olarak kapitalizm ve onun kaçınılmaz sonucu olan
emperyalist politikalardır, denebilir. ‘70’li yıllardaki “petrol krizi”, Avrupa
ve Amerikan kapitalizmini kökten sarsan, uyaran ve yeni önlemlere zorlayan bir
olay olmuştur. Birtakım iktisatçı ver siyaset bilimcilerinin ortaya attıkları,
iktisat ve siyaset kuramlarının, kapitalizme yeni bir görünüm sağlama
çabalarının sınanmasıyla doğrudan ilişkilidir. “Şikago Okulu” olarak
adlandırılan bir grup iktisatçı ve siyaset bilimcinin parlatılmasıyla
Amerika’da Reagan, İngiltere’de Thatcher vb. uygulama girişimleri,
küreselleşmenin temelini oluşturdu. Daha doğrusu kapitalizmin kronik krize
bağlı nöbeti küreselleşme söylemi yaftası altında gizlenmeye çalışıldı.
Kapitalizmin kaçınılmaz sonucu ülkelerde olduğu gibi, dünya ölçeğinde de aşırı
zenginlik-aşırı yoksulluk, bunu besleyen damar olarak sömürü sürecinden kurtulamamaktadır.
Yani adaleti, sözgelimi gelir dağılımında, üretim ve tüketim dengesinde,
hammadde ve emek konularında, ever adaleti gözetememesidir. Çünkü adalet,
evrensel bir etik erdem olduğu gibi, evrensel düzeyde uygulama kuralına muhteva
kazandırılan bir hukuk ilkesi, daha doğrusu amacı, yani idesidir. XIX.
yüzyılda, mesela J.S. Mill gibi birtakım yazarlar kapitalizme bir ahlaki temel
oluşturmaya çalışmışlarsa da, yapısı ve mahiyetindeki doku uyuşmazlığı, bu
türden değerleri kendi amacı doğrultusunda dönüştürmüştür.
Özetle “küreselleşme”, her türden ideolojiyi, dünya
görüşünü, din ve inancı soğurup dönüştürmeyi, ifsat etmeyi, kendi varlığı için
şart gören kapitalizmin, şartlar gereği bir maskesi ya da şapkasıdır. XVI.
Yüzyıl Avrupası’nda Hıristiyanlığa Protestanlığı (özellikle J. Calvin ve
Calvincilik gibi) aşılayan bu güdü, günümüze kadar insanlığın, toplumların,
ülkelerin, devletlerin, kültürlerin, uygarlık ve inanışların hasmı olarak
varolmuştur.
Bugün küreselleşme söylem ve politikalarının hedefi, düşmanı,
mağduru, mazlumu olarak belirlenmiş Müslümanların ve ülkelerin siyasetçileri,
yöneticileri, yazarları, bu oyunda rol kapabilme ihtirasına kapılmışlarsa, akıl
almaz bir aymazlık söz konusu olmalıdır. Bu da bir düşünce ahlakı sorunudur
aslında.