Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Büyükelçiler Konferansı’nın açılışında yaptığı konuşmada, Türkiye’siz AB’nin küresel güç olamayacağını söylemiş. AB’nin küresel güç olması ya da olamaması Türkiye’yi elbette ilgilendirir ama sanıyorum öncelikli olarak Türkiye’nin küresel güç haline gelmek için neler yaptığı ya da neler yapması gerektiği bizi çok daha yakından ilgilendiriyor. AB’ye girmek isteyişimiz ve bunu ulaşılması gereken hedef olarak insanımıza sunmamız üzerinde durmak, bizim için AB’nin geleceğinden daha önemli değil mi? Çünkü yıllardan beri AB’nin kapısında bekliyor olmamıza rağmen Türkiye’ye ne alırız ne de almayız diyorlar. Sadece alacakmış gibi davranarak bir takım ev ödevleri veriyor ve Türkiye olarak bu ödevleri yerine getirmeye çalışıyoruz. Bunu yaparken kendi kültürel ve inanç değerlerimizde bir takım değişimler meydana geliyor. Sonuç olarak geçen zaman içinde ne tam olarak Batılı olabildik, ne de kendimiz olarak kalabildik.

Olaylar sadece bundan da ibaret değil. Türkiye bir yandan NATO üyesi bir ülke olmasına ve NATO’da üzerine düşen görevleri de yerine getirdiği halde AB ülkeleri nedense buna fazla bir değer vermiyorlar. Bu arada Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından eski demir perde ülkeleri el çabukluğu ile AB üyeliğine alınırken Türkiye’nin hâlâ kapıda bekletiliyor olması da gösteriyor ki, ülkemizi AB ülkeleri arasında görmek istemiyorlar. Bu arada Kıbrıs ve Yunanistan’ı üye olarak kabul ettikleri halde Türkiye’nin kapıda tutuluyor olmasının izah edilebilir bir yanı olmadığını söylemeye bile gerek yok diye düşünüyorum.

Bir bakışa göre AB’nin Yunanistan’ın güdümüne girdiği de düşünüldüğünde artık Türkiye olarak AB ile ilgili bir takım planlar ve beklentiler oluşturmaktan vazgeçmek gerekiyor. Çünkü bu durum Türkiye AB üyesi olmadığı halde kendini AB üyesi gibi görmesine zemin hazırlıyor. Bu ise sık sık ülkemiz ve insanımız için bir takım hayal kırıklıklarını gündeme getiriyor. Bunun da ötesinde ülkemizi küresel güç haline getirme çabaları yerine AB’nin küresel güç haline gelmesi bizi daha fazla ilgilendirmeye başlıyor. Bu arada ülkemiz 1952’den beri NATO üyesi olduğu halde AB üyesi niçin yapılmadığını düşünmek durumundayız. Bu bakımdan ciddi bir kan uyuşmazlığı halinde olduğumuz AB kapısında beklemekten vazgeçmek, kapıyı suratlarına kapatmak durumundayız.

NATO üyeliğimizi sağlayan olayın da NATO ülkelerinin daveti üzerine Kore’ye asker göndermemiz ve orada yavrularımızın gösterdiği gayret ve fedakârlığın olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekiyor. Böylece ülkemiz kurucu üyelerin ardından üyeliğe kabul edilen ilk ülkedir. Yani, NATO’ya girmek için bir bedel ödemişiz.

Mesele sadece Kore’ye asker göndermekten de ibaret kalmamış, ülkemiz dünyanın neresinde ihtiyaç duyulmuş ise oraya asker göndermiş, NATO adına elinden geleni yapmıştır. Bunları hatırlatmaktan maksadım yiğitlik sergilemek değil. Ancak, hiçbir bedel ödememiş ülkeler NATO’ya ve AB’ne üye yapılırken Türkiye’nin kapıda bekletilmesini anlamak ve Türkiye’yi aralarına yakıştıramadıklarını görmek durumundayız. Bu köşede çeşitli kereler belirttiğim gibi AB ve hatta NATO birer Haçlı ittifakıdır. Birisi siyasi ve ekonomik, diğeri ise askeri bir ittifaktır. Yani, Haçlılar attıkları her adımda din birlikteliklerini göz önünde tutmakta, sıra bize gelince de sanıyorum benzer duygularla bizim de kendilerine benzememizi dayatıyor ve bekliyorlar. Bu bakımdan onlar için Türkiye’nin onları küresel güç haline getirmesinin fazla bir önemi yok. Eğer olsaydı şimdiye kadar çoktan Türkiye AB üyesi yapılırdı. Bir Malta ve Kıbrıs’ın üyeliği kabul edilirken Türkiye’nin edilmeyişinin altındaki gerçeği artık görmek durumundayız.