Kudüs, ümmetin kalbi ve direniş çiçeklerinin açtığı yer. Ümmetin gönlü bu bahçede birleşecek.Güzel rayihalar buradan yayılacak, Mekke’ye, Medine’ye, İstanbul’a… Kadim bir medeniyetin, yüzyıllar boyunca ilmek ilmek işlendiği bu mukaddes toprakların ruhu diriltecek, ümmeti ve tüm insanlığı.
Bundan yüzyıl öncesine kadar zeytin ve incir ağaçlarıyla kaplı kırsal alanların yerini şimdi beton duvarlar ve dikenli teller almış durumda. Şehrin demografik yapısını değiştirmeyi hedef alan işgal rejimi, Kudüs’ün çevresindeki kasaba ve köyleri zamanla şehrin sınırları içine dahil etmeye ve Yahudiler için yerleşim alanları açmaya başlar. Sadece toprak olarak ayrım yapmaz, Filistinli Müslümanlara verdikleri farklı renklerdeki kimlik kartlarıyla onların statülerini de belirler. Tabi bunları keyfine göre değiştirerek ve halkı mağdur ederek yapar. Gayesi bu topraklardan ev sahiplerini tamamen çıkarmaktır. Bunu, büyük ölçüde başarmış olsalar da bu topraklardaki direnişi kırabilmiş değiller.
Bir ölüp bin dirilen bir coğrafyada, onurlu Müslümanların varlığı insana umut veriyor olsa da onları yalnız bırakan bir ümmet olmanın, daha doğrusu ümmet olamamanın ıstırabını duyuyoruz. Bu durum, belki de bu topraklarda yaşananların coğrafik bir mesele, siyasi bir çatışma veya gücümüzü aşan bir hesaplaşma olarak görülmesindendir. Halbuki bir inancın, bir anlamın ve hakikatin nuruyla parıldayan bir şehirdir Kudüs. Tarih boyunca tüm peygamberleri misafir etmekle şereflenmiş başka bir mekân yok yeryüzünde. Aidiyet duygusuyla hareket etmediğimiz, oradaki manayı yakalayamadığımız sürece hayat boyu bir Müslüman olarak eksik yaşamaya mahkûm olacağız. Bir bakıma bereketsiz…

Allah Rasulü’nün (sas): “Ahir zamanda ümmetimin en hayırlıları Beytülmakdis’in eteklerinde yaşayan, dini ve değerleri için direnenlerdir.”buyurduğu yankılanıyor kulaklarımızda. Filistin topraklarında yaşayan ve tüm ümmet adına ribat tutan Müslümanlara karşı sorumluluklarımızı yerine getirme ve bunu zorla değil bilakis tüm içtenlikle ve gönül hoşluğu ile yapabilme vazifesini yüklenmeliyiz sırtımıza.
Yavuz Sultan Selim Han hilafet Osmanlı’ya geçtiğinde Şam Emevi Camii’nde adına okunan hutbe esnasında Hakim’ül Harameyn diye takdim edildiğinde heybetiyle ayağa kalkmış ve “Biz bu kutsal emanetlerin, Mekke’nin ve Medine’nin hâkimi değil, hadimiyiz” diyerek tarihi bir cevap vermişti. Gerçekten de Mısır seferinden sonra, Kudüs’ün yönetimini de devralarak tam dört asır en hayırlı hizmetleri yapmış ve eserler bırakmışlardır.
Şimdi o eserler azgın bir kavim tarafından yerle bir ediliyor ve kadim bir mirasın hafızası silinmeye çalışılıyor.
Yakın zamanda, yüzyılı aşan işgalin mahzunluğunu bakışlarında hissettiğimiz onurlu bir aileyi ülkemizde misafir ettik. Mirasımız Kudüs Derneği’nin her yılın sonunda kamuoyuna duyurduğu kapsamlı Kudüs raporu için ülkemize davet edilen Akademisyen Dr. Ebu Diyab ve muhtereme eşi Amine Ümmü Muhammed hanımefendiyle tanışmaktan onur duyduk. 2025 Kudüs Raporu’nda, Kudüs,Gazze ve Batı Şeria’da yaşanan hak ihlalleri, tutuklanma ve gözaltılar, cezalar, yıkılan yapılar ve şehit sayıları geçen yıllara oranla yapılan zulümlerin artışını gözler önüne seriyor.
Bazı yaşananları ekranlardan haber niteliğinde duyar ve zamanla kanıksar insanoğlu. Ama hadiseleri bizzat yaşamış kişilerden dinlemek ve yaşadıklarını kendi kelimelerinden anlamaya çalışmak çok değerliydi bizim için. Evet bunun bir “mesele” diyerek geçiştirilemeyeceği ve olayların tarihe kaydedilecek rakamlardan ibaret olmadığı gerçeği yüzümüze çarptı.
SİZCE?
Ölen, bir kişi mi ölür? Ya da yıkılan bir ev, sadece dört duvarı mı ifade eder?
İnsanoğlu fıtrat olarak yıllarca kullandığı bir eşyayı değiştirirken, yeni bir ev yaptırmak için dahi olsa eski evi yıkılırken hislenir. Yaşanmışlıklar vardır, hatıralar vardır…
Peki bu, alçak bir zihniyet tarafından cebren yapıldığında yıkılanın bir ev değil, geçmişine vurulan bir darbe olduğununumulur ki farkına varırız.
Mahmud Derviş dizelerinde “Vatan sadece bir ev değil, vatan anılarımızdır” diyerek, aslında bu yıkımların bir binayı değil, gelecek nesillerin geçmişle olan bağını koparma ve bir milletin hafızasını silme projesi olduğunu apaçık belirtmektedir.
Düşünsenize bu toprakların hafızasında inananların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa’yı ilk inşa eden Hz.Âdem var, bir sapanla Talut’u deviren Kudüs’ün ilk fatihi Hz. Davud var. Emrine rüzgarların verildiği, mescidin inşasında sadece insanları değil cinleri dahi çalıştıran Hz. Süleyman’ın tahtı saklı bu hafızada. Miraç’ta Allah Rasulü’nün (sas) imam olup tüm peygamberlere kıldırdığı namazın secde izleri var. Hz. Ömer’in bir devenin yularını tutarak girdiği şehirde tüm ahaliye ilan ettiği eman saklı bu hafızada. Selahaddin’in Haçlı işgalindeyken gülmeyen yüzünün, tebessüm ışıltıları yansır şehrin duvarlarına. Taşlar konuşur bu beldede. Şehitler ölmez diye iman edilen ruhlar dolanır sokaklarında. Öyleyse nasıl silinebilir ki?

BAHTİYARIZ, KUDÜS’TEN MİSAFİRLERİMİZ VAR
Dr. Fahri Ebu Diyab Beyefendi Tokat GOP Üniversitesi Zeytin Dalı Öğrenci Topluluğu’nun düzenlediği “Kudüs’te Neler Yaşanıyor?” Başlıklı konferans için şehrimizde misafirimiz oldular. Keşke imkân olsa da günlerce ağırlayabilseydik bu kıymetli ailemizi.
İki yılı aşkındır Gazze’ de uygulanan soykırımda binlerce Müslüman şehit edildi ve şehrin neredeyse tamamı maddi manevi yıkıma uğradı. Tüm gözler Gazze’de yaşananları takip ederken, Kudüs ve diğer şehirlerde artan gerginlikler, ekonomik ve psikolojik baskılar arka plana atıldı maalesef. Gazzelilerin mücadelesinin Mescid-i Aksa için olduğu gerçeğinin bilinmesi açısından konferansımızın konusu çok önemliydi.
Mescidi-i Aksa Mütevelli Heyeti üyesi olan Dr. Fahri Ebu Diyab Kudüslü bir akademisyen ve direnişin önemli isimlerinden birisi. 1962 yılında Kudüs’ün Silvan mahallesinde dünyaya gelen Ebu Diyab, tarih ve sosyoloji alanlarında eğitim görmüş ve Kudüs’ün tarihi ve kültürel yönlerini ele alan makaleler kaleme alan bir Kudüs araştırmacısı.
Kudüs’ün İslami kimliğini muhafaza etmek için direnen Filistinlilerin yaşamlarını konu alan yazılarını rapor halinde uluslararası platformlarda paylaşmış ve programlarda Filistin halkının sesi olmuştur. Kudüs’ün tarihine ve kültürüne çok önem veren Ebu Diyab, konferansında şu vurguyu yaptı: “Kudüs’te Müslümanlara karşı yapılan baskı ve zulümler artarak devam ediyor. Bizler direnişimize sonuna kadar devam etmekte kararlıyız. Fakat bizi en fazla üzen şey, İslam eserlerin yok edilişi. Bu eserler geçmişle geleceğimiz arasındaki en büyük bağımız ve maalesef ki bugün adım adım kimliğimiz silinmeye çalışılıyor. Sizlerden isteğimiz bunu herkese anlatmanız ve gerekli mercileri bu konuda harekete geçirmenizdir.”
Dr. Fahri Ebu Diyab, işgal rejiminin Mescid-i Aksa’yı yıkmaya yönelik başlattığı kazı çalışmaları hakkında da kamuoyunu bilgilendirmiş ve uyarılar yapmıştır. Kudüs’ün Yahudileştirilmesi projesine karşı çıkan Ebu Diyab, Kudüs’te Müslüman nüfusun %10’lara düşürülme planının tehlikeleri hakkında da rapor hazırlamıştır. Akademik çalışmalarını “Kudüs’ün demografik yapısı, İşgalci İsrail’in yerleşim politikaları ve bunun Filistin halkı üzerindeki etkileri” konularında yapmıştır.
Kudüs’ün tarihi ve kültürel yapısının korunması için ailesiyle birlikte omuz omuza mücadele veren ve Filistin halkına maddi ve manevi varlığıyla destek olan Ebu Diyab, elbette ki işgalcilerin hedefinde ve bu konuda ağır bedeller ödemeye hala devam ediyor. Mescid-i Aksa’ya yakın mesafede olan evi maalesef işgal belediyesi tarafından izinsiz yapıldığı iddiasıyla iki kez yıkılmış.
Ebu Diyab, toprağına, vatanına gönülden bağlı bir Müslüman. Kudüs’e olan sevgisini şu sözlerle ifade ediyor: “Bu topraklarda doğdum, büyüdüm, evlendim, havasını, suyunu, taşını toprağını sevdim. İşgalden önce yapılan evimizde evlatlarım doğdu, sonra dede oldum. Çocuklarımla ve torunlarla oturduğum evimiz yıkılmasın diye işgal belediyesine 45 yıl vergi ödedim. Ama en sonunda evimi yıktılar. Sebep olarak da izinsiz yapıldığı gibi asılsız bir iddiayı sundular. Halbuki benim evim onlar bu topraklara gelmeden önce de vardı.”
Bu yıkım, Filistin halkının haklarını savunduğu için yapıldı. Üstelik yıkım parası, yıkan işçilerin yemek vs. ihtiyaçları Ebu Diyab ailesine ödettirildi. Ve bu durumda olan yüzlerce aile var.
Dr. Fahri Ebu Diyab: “Ev yıkımları bazen de ceza olarak uygulanıyor. Hapishaneye atmak yerine, kendi elleriyle kendi evlerini yıkma cezası… İşgalci İsrail zulmünü adım adım ilerletiyor. Önce küçük bir şey yapıyor ve Müslümanların tepkisini ölçüyor. Eğer bir tepki göremezse dozunu artırıyor zulmün ve maalesef bu hep böyle devam ediyor.
İşgalciler sadece, Kudüs’te yaşayan 400 bin Müslümana değil, taşına toprağına, zeytin ağaçlarına, su kaynaklarına ve hatta ölmüşlerine bile zulmünü devam ettiriyor. Müslüman mezarları dahi yıkım kararı alınmış yerler arasında.”
Şu an eşiyle birlikte 30 metrekarelik bir konteynırda yaşama tutunmaya devam ediyorlar. Kudüs ve civarındaki yoksul ailelere yardım çalışmaları yapan aile kendi sıkıntılarını hiçe sayarak daha zor durumda olan ailelerin yaralarını sarmaya devam ediyorlar.
MUHTEREM EŞ ÜMMÜ MUHAMMED
Ebu Diyab’ın muhtereme eşi Ümmü Muhammed, gelin geldiği, çocukları ve torunlarıyla anılarının olduğu çok geniş evlerinin yıkılmasından sonra, işgalcilerin alaycı sözlerine ve tehditlerine maruz kaldıklarını dile getirdi ve “Her şartta direnişe devam edeceğiz ve gerekirse toprağın üzerinde yatıp vatanımızı terk etmeyeceğiz. Onlar gidecekler!”
Yaşamlarının her anı korku ve endişeyle geçen Filistin halkının bugün direnebiliyor olmasındaki en büyük keramet, istikamet üzere olmaları ve tevekkülleri.Ümmü Muhammed,her şeyin Allah’ın dilemesiyle meydana geldiğini ve bunun bir imtihan olduğunu ifade ederek, hepimiz için hayranlık uyandıran bir duruş sergiliyor. Kudüs’e gelen ziyaretçiler başta olmak üzere misafirleri hiç eksik olmayan Ebu Diyab ailesinin sofraları açık, yürekleri geniş. Asil bir duruşa sahip nahif insanlar.
Buruk da olsalar yüzlerinde tebessümleri hiç eksik olmadı Ebu Diyab ailesinin...
(Not: Dosyanın tamamını Maaile Dergisi'nden okuyabilirsiniz...)
Şenay Şeker - Maaile Dergisi Yazarı



