Bazı bölgelerinde hâlâ Sultan 2. Abdülhamid Han adına
hutbe okutulan; küresel zalimlerce 400 yıldır iliğine kadar sömürülen; şeytanın
askerlerince asırlardır canı alınan, evlatları yüzyıllardır aç bırakılan,
sefalete mahkûm edilen, kadınıyla erkeğiyle köle pazarlarında satılan
yeryüzünün en mazlum kıtasıdır Afrika.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan işte o Afrika ya
geçtiğimiz hafta bir sefer düzenledi. Sırasıyla Etiyopya, Cibuti ve Somali den
oluşan ziyaretlerde aziz milletimizin şanlı geçmişinin yüzü suyu hürmetine
âlây-ı vâlâ ile karşılandı. Kara Afrika nın mazlum çocukları Erdoğan ı sevinç
gözyaşlarıyla bağrına bastı. Zaten nasıl basmayacaklardı ki, şu koca dünyada
başka kime sığınacaklardı ki
Asırlarca gittiği her yere adalet götüren, zalimin en
şiddetli hasmı, mazlumun en şefkatli dostu olan bir milleti temsil ediyordu
Erdoğan. Gittiği her yerde o millet adına konuşuyor, o milletin evlâdı olduğunu
söylüyordu. Böyle kutlu bir misafiri ağırladıkları için de sevinç gözyaşları
döküyor, yürekleri bir başka atıyordu ev sahiplerinin. Gözünün içine
bakıyorlardı misafirlerinin, ağzından çıkacak her kelimeye dikkat
kesiliyorlardı. Ne de olsa sahipsiz kalmışlardı, kendilerine uzanacak bir
kardeşin dokunuşunu, bir ağabeyin elini arıyorlardı on yıllardır. Yeniden İslam
birliğini anlatacak; gün gün yaklaşan bu yok oluştan kendilerini kurtaracak;
aziz milletini arkasına alarak yeni bir dünyanın kuruluşuna önderlik edecek bir
lider bekliyorlardı.
Ve fakat o da ne!
Bütün bu umutlarla bekledikleri kutlu misafir, gittiği
her yerde paralel örgüt adını verdiği ürkütücü bir düşmanın planlarını
anlatmaktaydı. Hiç bilmedikleri bir şeydi bu paralel örgüt, ama misafirleri
Afrika nın her köşesindeki Türk okullarının kapatılmasını istemekteydi. Neye
uğradıklarını şaşırmışlardı ev sahipleri. Oysa daha bir yıl öncesine kadar o
okulların en önemli referansı da yine kendisi değil miydi Şimdi ise
karşılarına çıkmış, gayet rahat bir şekilde aldatıldığını söylemekteydi. Yeni
bir dünyanın muştusunu haber vereceğini sandıkları büyük usta, yeryüzüne
asırlarca adaletle hükmeden aziz milletinin başındaki en büyük musibetin, işte
bu paralel örgüt olduğunu anlatıyordu. Kara Afrika nın mazlum çocukları ne
yapacaklarını şaşırmışlardı. Yaşadıkları duygu tam bir hayal kırıklığıydı.
Böyle büyük bir milleti 12 yıl boyunca yöneten, üstelik yüz yılda bir gelen
büyük liderlerden olduğu söylenen bir kimse, nasıl olur da böylesine ölümcül
hatalar yapabilirdi İçine düştükleri ümitsizliği yine de çok fazla belli
etmemeye çalıştılar. Büyük umutlarla karşıladıkları misafirlerini, hayal
kırıklığı içinde uğurladılar. Sonra da o ümitleri bir başka bahara erteleyerek;
kan, gözyaşı, açlık ve yokluk dolu hayatlarına bir de hicranı ekleyerek
evlerine döndüler.
Davos Meselesi
2009 yerel seçimlerinden tam 68 gün önce yaşanan Davos
krizinde dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ın, Bi daha da Davos a gelmem
diye kükreyişinin üzerinden tam 6 yıl geçti. Erdoğan her ne kadar tartışmalı
oturumun hemen ardından Davos un kurucusu ve hâlihazırdaki başkanı Klaus Schwab
ile birlikte düzenlediği basın toplantısında, lütfen hedef saptırılmasın
tepkim moderatöreydi diyerek özür dilese de; İsrail in yıllanmış politikacılarından
Şimon Perez in karşısındaki tutumu tüm dünya Müslümanları gibi elbette bizleri
de sevindirmişti.
Geçen 6 yıl içinde Erdoğan söz verdiği gibi Davos a
gitmedi ve fakat Davos defalarca bize geldi. Bu süre zarfında 2011, 2012 ve
2014 yıllarında olmak üzere İstanbul da tam üç ayrı Davos zirvesi toplandı.
Tabii Erdoğan her üç zirvenin de başköşesindeki onur konuğuydu. Neyse efendim
gelelim bugüne; hepimizin bildiği gibi aynı Davos geçtiğimiz hafta anavatanı
İsviçre de yeniden toplandı. Erdoğan ın rest çekerek, Bi daha da gelmem
dediği ancak İstanbul da defalarca ağırladığı Davos sakinlerinin konuklarından
birisi, bu sefer de halef Başbakan Ahmet Davutoğlu ydu.
Hayır hayır; Davos toplantılarının dünyadaki ırkçı
emperyalizmin sömürü düzeni açısından ne anlama geldiğini anlatmayacağım. Zaten
bunu anlatabilmek birkaç köşe yazısıyla yapılabilecek bir şey de değildir.
Sadece şunu söylemek istiyorum:
Sayın Başbakan, bir değil iki değil dikkat ediyoruz hep
aynı tavrı takınıyorsunuz. Aziz milletimizi temsil etmek için katıldığınız
Davos ve benzeri toplantılardaki konuşmalarınızı lütfen İngilizce ile değil,
anadiliniz Türkçe ile yapınız. Hem böylelikle uluslararası toplantılarda
sayenizde boş boş oturan Türkçe tercümanları biraz çalışmış olur; hem de sizi
gerçekten dinlemek isteyenler zahmet edip kulaklıkları kullanmak zorunda kalır.
Ayrıca siz hangi dili konuşursanız konuşun, Batılılar sözlerinizi sadece
işlerine geldikleri gibi anlayacaktır bilesiniz.
Gözü yaşlı, kalbi kırık bir dava(!) Adamının anatomisi
Aslında eli kalem tutan bir kimseydi. Bu vasfı sayesinde
belediye başkanlığı döneminde Tayyip Erdoğan ın birçok danışmanından biri de
kendisi olmuştu. Bir başka özelliği de Milli Görüş ün Refah Partisi nden,
Abdullah Öcalan ın HADEP ine kadar savrulabilmesiydi. Bu yönüyle siyasi iklime
göre şekil alabilmekte oldukça usta olduğunu göstermişti.
Erdoğan ın çok yakınında olduğunu, onu çok iyi
tanıdığını, kendi tabiriyle beyninin kıvrımlarına kadar bildiğini iddia
ediyordu. Hatta Milli Görüş hareketinin bölünerek AKP nin kurulduğu zamanlarda
Erdoğan ın ne kadar yetersiz ve kapasitesiz bir kimse olduğunu bile
söyleyebilmişti. Tabii bu düşünceleri ortalığa saçılınca hışmından
kurtulabilmek için yeni liderinin huzurunda hürmetle eğilmesini de bildi. Bu
sayede çabalarının karşılığını almış ve üzeri çizilmekten kurtulmuştu.
Sonrasında da özgürlükçü ve entelektüel kimliğini bir yana bırakmış, parti
toplantılarında biat ve itaat vaazlarını hançeresini patlata patlata vermeye
başlamıştı. Artık liderine sorgusuz sualsiz bağlılığın, sadakat ve itaatin
AKP deki vücut bulmuş şekli gibiydi. Tam da bu ortamda dört sâbık bakanın yüce
divana gönderilmesiyle ilgili oylama yapılıverdi. Sonuçlar beklendiği gibi
çıkmayıp kendi partisinden de fireler verilince, aksi yönde oy kullananların hepsini
hain ilan etti. Buraya kadar her şey normaldi. Çünkü son yıllarda çizgisini hiç
bozmamış ve en yüksek perdeden liderinin savunucusu olmuştu. Ve fakat
partisinin yetkililerinden gelen tepkiler hiç de beklediği gibi olmadı. Genel
Başkanı ve müstakbel Başbakanı, milletvekillerinin iradelerinin serbest
olduğunu söylüyordu. Görev ve sorumluluk bakımından kendisinden çok daha
yukarılarda olan kimseler, bu sefer haddini aştığını ilan ediyordu. Yaşadığı
hayal kırıklığının tarifi yoktu. Taltif ve teşekkür beklerken, bir de üzerine
azar işitmeye başlamıştı. Liderini böylesine canhıraş şekilde savunan bir
kimsenin sonu böyle olmamalıydı. Davası(!) adına yolsuzluk iddialarını bile
görmezden gelen bir neferin akıbeti bu olmamalıydı. Yapabileceği en iyi şeyi
yaptı ve yine çaresizlikle artık siyaset üstü bir saraylı olan liderinin
kanatlarının altına sığındı. Çıktığı ekranlarda gözyaşı döküyor, hem liderine
hem de kendisine çok büyük ayıplar edildiğini söylüyor, kalbinin çok fena
kırıldığını anlatıyordu. Aslında her ne yaptıysa lideri için yapmıştı, her neye
göz yumduysa davası(!) için yummuştu. İddialar ne kadar ciddi olursa olsun sır
perdesi asla aralanmamalıydı. Her ne olursa olsun davasının(!) hatırına
sümenaltı edilmeliydi. Fırsat bulduğu ekranlarda bir yandan gözyaşı dökerken,
bir yandan da kendisini azarlayan üstlerini kastederek, Hepimize yazıklar
olsun ki ibadet aşkıyla bizlere oy veren insanları sükûtu hayale uğrattık
diyordu. Doğrusu bu halini görünce ben
bile kendisine üzülüyorum. Allah hiç kimseyi böyle bir akıbetle karşı karşıya
bırakmasın, Allah hiç kimseyi böyle bir sona vardırmasın. Ve fakat son
sözlerine katılmadan da edemiyorum:
Evet evet, Hepinize yazıklar olsun ki ibadet aşkıyla
size oy veren insanları sükûtu hayale uğratıyorsunuz!
Hem de yıllardır!
İtibar köşesi:
Kilis te kendi imkânlarıyla kurdukları derme çatma
barakada yaşayan Suriyeli muhacir ailenin çadırında çıkan yangında 26 yaşındaki
Fatma Cuk adlı anne ve 1 yaşındaki Leyyeli Cuk adlı bebeği yanarak hayatını
kaybetti ama itibardan tasarruf olmaz. Kahramanmaraş ta yine çadırlarında çıkan
yangında bir diğer muhacir bebek olan 3 yaşındaki Ahmet Beciko da yanarak
hayatını kaybetti ama itibardan tasarruf olmaz. Adana da 2 aylık ömrünü muşambalarla örtülü çadırda tüketen Suriyeli
Yasemin bebek ise bu kez donarak hayatını kaybetti ama itibardan tasarruf
olmaz.