Herkesin varması gereken bir menzili, ulaşması gereken bir hedefi ve gerçekleştirmesi gereken bir ideali vardır. Ne var ki insanlar, gayret noktasında birbirlerinden oldukça farklıdırlar. Kimisi vardır hiçbir eylemde bulunmadan yalnızca hayalini kurar. Kimisi vardır sadece dua etmenin yeterli olacağını düşünür. Kimisi vardır her şeyi yaptıktan sonra, yolu yarılamışken yorulur ve pes eder. Kimisi de vardır ki uyurken rüyasında görür, uyanıkken hayalini kurar, sonra ona ulaşmak için maddi-manevi bütün imkânlarını seferber eder ve dualarıyla da destekleyerek muhteşem bir neticeye ulaşır. Böyle bir insan, hem kendisi mutlu olur hem etrafını mutlu eder hem de Rabbinin rızasını kazanır. Ve üzerinden asırlar bile geçip gitse; gururla anılan isim onun, hayranlıkla bakılan gayret yine onundur.

* * *

Geçtiğimiz cumartesi, böylesi bir ismi haykırdık…

“Biz Fatihlerin nesliyiz” derken nasıl da gür çıkıyordu sesimiz. Gözlerimiz, onun ulaştığı makamların ışıltısıyla parlarken, onun gibi olabilme umudu dolup taşıyordu gönlümüzde.

Küçücük çocuklarımızın bile dilinde bu sloganların olması apayrı bir umut ve gurur vesilesiyken; Fatih olunacak yaşları da, Fatihler büyütecek yaşları da gelmiş geçiyor olan bizlerin, yalnızca dilinde kalmaması gereken bir söylemdi bu. Sadece söylem değil, ecdada verilmiş bir sözdü bu.

Üstelik herkes bir diğerini, binlerce sevdalı birbirini şahit tutarak veriyordu bu sözü. “Evet, biz Fatih’in nesliyiz, Selahattin’in, Yavuz’un nesliyiz. Bu yüzden onlar gibi olacağız, onları örnek alıp, yepyeni çağlar açacağız yaşadığımız dünyada…” demekti.

Bunun, birkaç saatlik bir programda heyecana gelerek söylenen, daha sonra siperlerimize döndüğümüz zaman unutulan bir slogan olmaması gerekmektedir. Zira böylesi bir durum; Fatih’in hakkını verememeye ve ecdadın kemiklerini sızlatmaya sebep olacaktır.

Bu yüzden dönüp bir kez daha okumalıyız tarihimizdeki fetihleri. Yeniden, yeniden, yeniden… Sanki ilk kez dinliyormuş gibi dinlemeliyiz şanlı destanlarımızı. Ve kahramanlarımızı, dini baş tacı eden, İlây-ı Kelimetullah için yaşayan mücahid(e)lerimizi, cihad gözlüğümüzle yeniden görmeli ve incelemeliyiz. Mademki “Senin nesliniz” dedik Fatih’e, mademki söz verdik yeni çağlar açacağımıza; öyleyse onun gibi olmak zorundayız. Onun kalbindeki imanı, gözlerindeki kararlılığı, sesindeki vakarı görmek zorundayız. Çocukluk yıllarından itibaren nasıl İstanbul’un sevdalısı ve fethin delisi olmuş, koskoca Fatihlik rütbesini hayallerine nasıl sığdırmış, Peygamber müjdesine mazhar olabilmek için nasıl bilgece düşünmüş, görmek zorundayız. Bunu yapabildiğimiz zaman, yaşımıza göre değil, akıl ve imanımıza göre hareket etmeyi öğreniriz.

Fetih aşkı içine düştükten sonra, kalbini ve düşüncelerini umutsuzluk verici şeylerden arındırıp, o aşka kilitlediğini, o kilidi tutan anahtarı ise imanıyla güçlendirdiğini bilmek zorundayız. Çünkü o biliyordu, iman olmazsa koskoca padişahların, saltanatların bile bir hiç olacağını. Ve tabi iman varsa imkânın da olacağını. Tarihin akışını, Rasulünün müjdesine olan yüzde yüz imanı değiştirmişken, biz nasıl inanç zafiyeti yaşayabiliriz ki

Onun azmini, gayretini yansıtmalıyız kendi ideallerimize. Gecesini gündüzüne katışını, ulaşacağı menzil için her şeyinden fedakârlık yapışını ama en önemlisi de umutsuzluğa düşmeden, o yolda gayretle yürümeye devam edişini yol haritası olarak belirlemeliyiz kendimize. Gerektiğinde bizim de gemilerimizi karadan yürütebileceğimizin ya da denizler üzerinden koşarak geçebileceğimizin umudu ve azmi düşmeli hayallerimize.

Onun çağının imkânlarını sonuna kadar kullandığını da bilmeliyiz. Hedef büyük olunca hazırlıklar da büyük olmalıydı elbette. Dökülen topların, akıtılan terlerin miktarı, gayenin büyüklüğüne denk olmalıydı. Madden ve manen kullanılan silahlar devasa surları geçebilecek kadar yüksek olmalıydı. Bizim teknolojiyi değil, teknolojinin bizi kullandığı bir devirde, belki de İstanbul’un fethinden çıkaracağımız en önemli ders bu olacaktır. Zamanımızın üstün imkânlarını batıla karşı Hak yolda, Hak için kullanmak!

Ve dua... Dilinden hiçbir zaman düşürmediği yakarışlarını, halini Rabbine nasıl arz edip de yardım istediğini duymalıyız biz de dualarımızda. Ardında Akşemseddin’in manevi desteği, yanında Rahman’ın sonsuz kudreti ile aşılmaz sanılan her kalenin aşılabileceğini öğretti o bize. Duayı dilden, imanı kalpten, gayreti elden bırakmamayı öğretti.

Onun bize öğrettiklerine vâkıf olabilirsek, taşıdığımız değerin farkına varabilirsek, biz de geçebilirsek yardan, anadan, serden… Elbet bizim de destanımız okunur ezberden. Nasıl ki Hak Nebi’nin müjdesine asırlar sonra Fatih Sultan Hazretleri mazhar oldu; bizler de yeni fetihlere Fatih olabiliriz. Yeter ki burçlara bayrak olacak kumaştan olduğumuzu unutmayalım! Yeter ki Allah ve Rasulünün daha nice müjdelerinin Fatih’i olmaya kendimizi aday görebilelim! Yeter ki bizler, bozuk saatlerin yalan yanlış işleyip durduğu şu zamanda, şu gür sedayı dilimizden hiç düşürmeyelim:

“Biz biz biz, Fatihlerin nesliyiz…”