Uzun süredir yerleşim planlamaları ile eleştirilen İsrail’in,
bugünlerde Mescid-i Aksa’yı bölme planlarının deşifre olmaya başlamasıyla konu
yeniden gündeme taşındı. Dünyanın birçok yerinde İsrail’in uygulamış olduğu bu
ayrımcı politikaların “Apartheid” olarak tanımlanıp tanımlanamayacağı çoktan
tartışılmaya başlanmışken, belki de Apartheid lehine lobi yapabilecek tek ülke
olan Türkiye’de konu hak ettiği ilgiyi bile göremiyor.
Apartheid’ın ne olduğunu hatırlayarak başlayacak olursak,
kavram 1948-1994 yılları arasında Güney Afrika’da siyahlara karşı ırkçı ve ayrımcı
politikalar güden Güney Afrika yönetiminin bu politikalarından adını almıştır.
Özünü Apartness ve Separeteness, yani ayrı olmak mantığından alan Apartheid
yönetimi ülkeyi yönettiği yıllar boyunca böyle bir ayrılık rejimi kurmuştu.
Çeşitli metotlara sahip olan Apartheid rejimi o dönemde
insanların hayatlarını devam ettirdikleri tüm alanlarda ayrımcılığa girişmişti.
Mahalleler, evler, lokantalar, otobüsler gibi akla gelebilecek her şey ayrı bir
kullanıma sahip olmuştu. Öyle ki nüfus bile Beyazlar, Melezler, Asyalılar ve
Siyahlar olarak dörde bölünmüştü. Yani Apartheid yönetimi bir ırk hiyerarşisi
sistemi kurmuştu ve Siyahlar akla gelebilecek tüm haklardan mahrum
bırakılmıştı. Güney Afrika’daki bu sistem Mandela’nın devlet başkanı olduğu
1994 yılına kadar devam etmişti.
Bugün geldiğimiz noktada ise Apartheid artık bir insanlık
suçu olarak görülmektedir. Uluslararası hukuka göre Apartheid tamamen insanlığa
karşı suçlar kategorisinde yer almaktadır. Bu durum BM ölçeğinde imzalanan
Apartheid Sözleşmesi ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni ortaya çıkaran Roma
Statüsünce de desteklenmiştir. Yani artık bu tarz politikalar gütmek ile savaş
suçu gibi uluslararası suç kabul edilen bir eylemde bulunmak arasında hiçbir
fark kalmamıştır.
Bütün bunların akabinde İsrail’in yıllardır takip ettiği
politikalara şöyle bir bakacak olursak hiç şüphe yoktur ki İsrail bir Apartheid
devletidir. Yıllar önce Güney Afrika’da takip edilen politikalarla bugün İsrail
yönetiminin uyguladığı politikaların hiçbir benzerliği olmadığını söyleyenler
için Eski BM Röportörü John Dugard’ın söylediklerini hatırlatmak gerekir. Ona
göre İsrail, Apartheid rejimi gibi bir sistemin kendi versiyonunu
uygulamaktadır. Yani İsrail kendine özgü bir Apartheid yönetimi
sergilemektedir.
Bu noktada İsrail’in yıllardan beri bünyesinde bulunan
özellikle Müslüman nüfusa karşı takındığı tavrı gösteren birkaç örnek her şeyin
özeti olacaktır. Bu doğrultuda ülkeye geri dönüş hakkının sadece Yahudi nüfusa
verilmesi, Filistinli vilayetlerin ve yerel halkın eşitsiz fonlanması ve bu
bölgelere yol, su, elektrik gibi temel hizmetlerin kasten ulaştırılmaması,
birçok Filistinlinin yeni yerleşimler adına evlerinin yıkılması, toprak
kiralamanın Filistinli nüfusa yasaklanması örnek olarak gösterilebilir. Yetmez
ise Yahudilere öncelik tanıyan ayrımcı bir hukuk sisteminin varlığı, Anayasa’da
azınlıkların korunmasına dair hiçbir ibarenin olmaması, Filistinli çocukların
ayrı okullarda okutulması, Filistinli gençlere iş verilmemesi, Filistin
tarihinin hiçbir şekilde Filistinli çocuklara öğretilmemesi ve okul
kitaplarından çıkarılması gibi örnekler de sayılabilir. Bu da yetmez ise en az
bu sayılanlar kadar daha ekleme yapılabilir.
Bütün bu örneklerin üzerine bir gerçek ortaya çıkmaktadır
ki, o da İsrail’in ülkede tam bir ikili sistem kurmuş olduğu ve sistemin
tamamen ayrımcılık üzerine kurulmuş olduğudur. Ancak kimse merak etmesin bu
başta İsrail yönetimi olmak üzere tüm İsrail vatandaşları tarafından da kabul
edilmektedir. Öyle ki İsrailli yöneticiler daha önce vermiş olduğu birçok demeçte,
ülkede Apartheid sistemine paralel bir sistem kurmayı hedeflediklerini
söylemişlerdi. Yine ülkede daha önce yapılan anketlerde ülke vatandaşlarının
yüzde 74’ünün Müslüman Araplardan ayrı yaşamak istedikleri ortaya çıkmıştı.
Hatta vatandaşların yüzde 69’u Batı Şeria’nın İsrail toprağı olmasına razı
oldukları takdirde Arapların oy kullanma hakkına sahip olabilmelerine izin
veriyordu.
Görüldüğü üzere her şey çok açıktır ki İsrail’in ülkede
Yahudi olmayanların dışlanması ve ayrımcılık üzerine kurmuş olduğu yeni
Apartheid sistemi Güney Afrika’dakinden daha tehlikeli ve daha dehşet
vericidir. Bu konuda Desmond Tutu’nun isimlerin değiştirildiği takdirde, Gazze
ve Batı Şeria’da olanların Güney Afrika’da olanlardan hiçbir farkının
olmadığının görüleceğini açıklaması bizim için yeterli bir açıklamadır. Ancak
maalesef İsrail’in en başından bu yana destekçisi olan ülkeler için İsrail,
Ortadoğu’daki en liberal ve demokratik ülke olarak görülmeye devam etmektedir.
Bizler Batı’nın Müslümanlar için “Küresel Apartheid” diyebileceğimiz
ayrımcı politikalarına alıştık. Ancak hadi bu kadar Müslüman’ın katledilmesine
ve bu muameleleri görmesine sessiz kalıyoruz, bari Mescid-i Aksa’nın Apartheid
politikalarına kurban gitmesine izin vermeyelim.