Peygamberimizin (sav) Hz. Aişe (ra) ile evliliğinin hikmetini bir İslam âlimi şu yorumu ile gayet güzel değerlendirmiştir:
Âmine Ateş Kabaktepe
"O‘nu nikâhlamak suretiyle Hz. Peygamber, (sav) Ebu Bekir (ra) ile aralarında esasen mevcut yakın dostluğu büsbütün perçinlemek ve aynı zamanda gencecik Aişe‘yi İslam ilahiyatı ve hukuku alanında gerçek bir âlime olarak yetiştirmek istemişti. O sırada Hz. Aişe, (ra) pek küçük bulunduğundan haklı olarak tahmin edilebilirdi ki, Hz. Peygamber‘den sonra uzun müddet hayatta kalabilecekti" gerçekten de Rasulullah‘tan (sav) kırkyedi yıl sonra vefat etmiştir.
Hz. Aişe, (ra) gerek İslam hukuku, gerekse diğer ilimlerde devrinin en önde gelenlerindendir. Bu yüzden, önemli meselelerin çözümünde zorluklarla karşılaşan hukukçular, Hz. Aişe‘nin aydınlatması ile konuların değişik noktalarını kavrayabiliyorlar ve sorunu çözüyorlardı. Bu çok zeki hanımefendi, hiç kuşkusuz İslami bilgilerin kendisinden sonraki nesillere intikalinde tahminlerin üstünde görev yapmıştır. Peygamber (sav) Efendimiz de Hz. Aişe‘nin ilimdeki üstünlüğünü bildiği için henüz sağlığında "...(ümmetimdeki) kadınlara karşı Aişe‘nin fazileti, tiridin başka yemeklere fazileti gibidir" buyurmuştur. (Müslim)
Burada Hz. Aişe‘nin (ra) bu ümmetin bütün kadınlarına üstünlüğü değişmez bir hüküm gibi belirtilmemişse de ilim ve faziletteki yüksek mevkiine işaret edilmiştir.
Hz. Aişe (ra) Rasulullah‘ın (sav) çok yakınında bulunarak yetişti. Bunun yanında "Sıdk" lakaplı doğruluk örneği Hz. Ebubekir‘in (ra) kızı olması da ona apayrı bir üstünlük kazandırıyordu. Hz. Aişe (ra) ilimde bütün kadınlardan üstündü. Rasulullah‘ın (sav) vefatından sonra ashab, bir meselede tereddüt ettiklerinde ona başvururlar ve onun verdiği karar ile sorunlarını hallederlerdi. Rasulullah (sav) vefat ettiğinde, çok genç olmasına rağmen Kur‘an-ı Kerim‘i ve Hz. Peygamber‘in (sav) sünnetini en iyi bilen, anlayan ve muhafaza eden sahabelerin başında yer alır. O hem evlenmeden önce, hem de evlendikten sonra Rasulullah‘ın (sav) yanında zekâsı, anlayış kabiliyeti, öğrenme arzusu, kuvvetli hafızası aşk ve imanı sayesinde en iyi şekilde yetişti ve başkalarına nasip olmayan bilgiler edindi. Arap dilini ustalıkla kullanması yanında Arap şiirini de çok iyi bilirdi. Kur‘an ve Hadis‘in anlaşılması için olduğu kadar Arap dili bakımından da şiirin önemini işaret ederek, "Çocuklarınıza şiir öğretiniz ki dilleri tatlansın" derdi.
Bir keresinde Hz. Aişe (ra) validemiz ayakta ip eğirirken, Efendimiz (sav) ayakkabısını dikmeye çalışıyordu. Validemiz Efendimiz‘e (sav) baktığında, mübarek alnından aşağı doğru ter damlalarının süzüldüğünü ve bu damlalardan nurların aksettiğini gördü. Onun güzelliği karşısında şaşkınlık içinde kalmıştı. Efendimiz (sav) Hz. Aişe (ra) validemizin bu şaşkın halini görünce; "Sana ne oldu?" diye sordu. Hz. Aişe (ra) validemiz de şöyle cevap verdi; "Alnında toplanmış ter damlaları nur saçıyor da... Şayet diyorum, Ebu Kebir el-Huzeli seni görse idi, şu beyte senin daha layık olduğunu anlardı;
‘Nurlu yüzünün tebessümlerinde meydana çıkan aydınlığın izlerine bakınca;
Ona süt verenin her türlü ana hali lekelerinden, fesattan ve emzirme lekelerinden uzak olduğu görünüyordu.‘
Ibn Sirin‘in naklettiğine göre Ahnef şöyle demiştir;
"Hiçbir mahlûkun ağzından, Aişe‘den (ra) dinlediğimden daha beliğ ve daha güzel bir söz işitmedim."
Şiir Hz. Aişe‘nin Kitap, Sünnet, Fıkıh ve tıptan sonra en iyi bildiği şeydi.
Muaviye‘nin kendisine gönderdiği yüz bin dirhem değerindeki kolyeyi, diğer Peygamber hanımları arasında paylaştırmıştı. Hz. Ömer (ra) devrinde de kendisine bir süslenme kutusu gönderilmişti. Bu kutuyu gören Hz. Aişe, "Bunu kim gönderdi?" diye sordu. "Ömer" dediler. Kendisine dedi ki;
"Ey Hattab‘ın oğlu, Rasulullah‘tan (sav) sonra ben bunu ne yapacağım!"
Yine kendisine gönderilen birçok şeyi, kendisinde bir şey kalmayıncaya kadar dağıtırdı. Elbette ki Rasulullah (sav) yaşadığı devirlerdeki kadar fakir değildi; ama o varlık içinde bile fakir gibi yaşamaya devam etmiştir.
Yeğeni Urve‘den nakledildiğine göre; Hz. Aişe (ra) validemiz, bir elbiseyi eskitip yamamadıkça, yenisini almazmış. Evet, o bu haliyle de Efendimiz‘in (sav) hatırasını ve kendi takvasını devam ettirerek yaşamıştır.
Bir gün Efendimiz‘in (sav) Hz. Aişe (ra) ile beraber olduğu gecelerden biriydi. Aişe (ra) validemiz, bir ara uyandığında, onun kendi yanında olmadığını fark etti. Odayı dinleyip baktığında Efendimiz‘in (sav) namaz kıldığını gördü. O da hemen abdest alarak arkasında namaza durdu. Efendimiz (sav) namazdan sonra Allah‘a (cc) dilediğince dua etti. Dua esnasında bir nur zuhur etti; odanın bütün tavanı aydınlandı, sonra kayboldu. Efendimiz (sav) tekrar dua etti; sonra öncekinden daha da aydınlık bir nur geliverdi. Öyle ki odanın içinde bir hardal tanesi bulunsa, onu görüp almak mümkün olabilirdi. Bilahare o da çekilip kayboldu.
Namazdan sonra Hz. Aişe (ra) validemiz sordu;
"Ya Rasulullah, (sav) bu gördüğüm nur neyin nesiydi?"
Efendimiz (sav) sordu;
"Ya Aişe, (ra) onu gerçekten gördün mü?"
"Evet, gördüm..."
Efendimiz (sav);
"Gerçekten de gördün mü ey Aişe (ra) ?" diye buyurdu.
"Evet, gördüm..."
Efendimiz (sav) bunun üzerine ümmeti için müjde olan bir meseleyi, yine Hz. Aişe (ra) vasıtasıyla, bize haber verdi;
"Ben Allah‘tan (cc) ümmetimi diledim; onlardan üçte biri bana verildi. Buna hamd ile şükrettim. Sonra geri kalanını istedim; bana diğer üçte biri verildi. Buna da aynı şekilde hamd ile şükrettikten sonra kalan üçüncü üçte birini istedim; onlarda verildi. Buna da hamd ile şükrettim."





