16 milyon nüfusuyla Avrupa Birliği‘nin kurucu ülkeleri arasında yer alan Hollanda, bir dönem özgürlükler ülkesi olarak nitelendiriliyordu.
Ta ki o talihsiz gün gelip çatana değin... İşte o günden sonra yani; 11 Eylül 2001‘den sonra tüm Batı‘da olduğu gibi Hollanda‘da da her şey değişti. Özelde Müslümanlar genelde ise tüm yabancılar potansiyel tehlike ve tehdit olarak algılanmaya başladı.
Hollandalı siyasetçiler, artık sık sık İslam dinine saldıran, Müslümanları suçlayan aşağılayan ifadeler kullanmaya başladı. Halk bir anlamda galeyana getirildi. Yabancı düşmanlığı gerek basın gerekse politikacılar tarafında körüklendi. Hedef tahtasına Türkler, Faslılar, Surinamlı ve İranlılar oturtuldu.
2002‘de ırkçı lider Pim Fortuyn‘un suikasta uğramasıyla birlikte ırkçı saldırılar hızla arttı. Müslümanları Hollanda için tehdit gören Fortuyn‘ın öldürüldüğü gece, başbakanlığı saran öfkeli kalabalıklar, Müslümanlara "katiller!" diye sesleniyordu. Suikast Müslüman düşmanlığı için gerekçe oldu, katilin Müslüman olmadığı ortaya çıkmasına rağmen durum değişmedi...
Marjinal kişiliği, tüm dinlere ve kutsallarına hakaret eden, sivri dilli, kışkırtıcı tavırlarıyla tanınan ünlü yönetmen Van Gogh‘un öldürülmesi Müslümanlar için kâbusa dönüştü. Sağcı ırkçı dazlaklarca camiler ve Müslümanlara ait okullar kundaklandı...Misilleme düşüncesiyle kiliselere saldırılar gerçekleştirildi. Artık, Huntigton‘un "Medeniyetler Çatışması" Hollanda‘da da yaşanıyordu. Korkunç bir tablo orta çıkmıştı...
Hollanda toplumunda yabancı düşmanlığı yüksek sesle dile getirilmeye başlandı. Şaşırtıcı bir biçimde başkent Amsterdam‘ın Dam Meydanı‘nda korkunç bir kalabalık toplandı. Protesto gösterisine katılan konuşmacılar, İslam dinine, Müslümanlara ve yabancılara ağır hakaretlerde bulundular. Theo Van Gogh cinayetinin ardından en ağır açıklamayı Göçmenlik ve Uyum Bakanı Rita Verdonk yaptı, tv ekranlarından... Bakan konuşmasında "biz ve onlar" ifadesini kullandı. Bizler ve düşmanlarımız türü bir ifadeydi, bu.
Yine bazı politikacılar ve aydınlar o güne değin duyulmamış beyanatlar vermeye başladılar. "Yeter artık. Daha fazla müsamaha göstermeyeceğiz. Geldiğiniz yere defolup gidin. Daha fazlasına izin vermeyeceğiz..."
Bir başka bakan, Dışişleri Bakanı Bernard Bot daha da ileri giderek, "Hoşgörüsüzlük, Müslümanların geninde var" dedi.
TRT‘ye verdiği demeçte Hollanda Özgürlükler Partisi Genel Başkanı Geert Wilders," ülkemizdeki bütün camiler kapatılmalı. Hollanda‘ya daha fazla Müslüman sokulmasına izin verilmemeli. İçeridekiler dışarı atılmalı. Yenilerini almamalıyız" diyordu.
11 Eylül‘e kadar sorunsuz yaşayan insanlar birbirlerine düşman gözüyle bakmaya başladılar. Medeniyetler birbirleriyle çatışıyordu.
Hollandalı bakan, politikacı ve aydınların yabancıları aşağılayan, halkı galeyana getiren açıklamaları, aslında batılıların bilinçaltını gösteriyordu... Özellikle Wilders‘in "Bizim kültürümüz kesinlikle diğer kültürlerden üstündür" şeklindeki sözleri, Batılıların düşüncelerinin alt yapısını, asıl kaynağını ortaya koyuyordu:
Hatırlanacak olursa; Avrupalı aydınlar, "Aslan Yürekli" olarak nitelendirdikleri Richard‘ın kılıçlarıyla kâinata yeniden anlamlar biçerek toplumlarının bilinçaltına yeni tanımlamalar yerleştirdiler. Yeni tanımlamalara göre, onlar insan, onların dışında kalanlar ise yerliydi. Bu mantığın doğal sonucu olarak onlar, uygarlığın, kültürün, sanatın, gelişmişliğin, medeniyetin öncüsü, ötekiler yani; dünyanın kalan beşte dördünü oluşturan bizler ise, medenileştirilmesi gereken yığınlardık.
Öyle ki, İspanyollar, Çin‘de bir bölgeyi işgal ettiklerinde karşılaştıkları direniş karşısında şaşırıyor, "inanılır gibi değil, bize karşı koyuyorlar" türünden hayret dolu ifadeler sarf ediyorlardı.
Ünlü Batılı filozof Freud da; "Sokakta yanınızdan geçen sarışın, mavi gözlü insanları küçümsemeye kalkışmayın. Onlardan herhangi birini Asya‘ya ya da Afrika‘ya gönderseniz, devasa dengelerini değiştirebilecek yönetici olurlar. Fakat Asya ve Afrika‘nın bilginlerini, ariflerini, sanatçılarını bir araya getirseniz, üç kişiden oluşan bir kurumu dahi yönetemezler" diyordu.
Geçmişte İspanyolların Barcelona‘yı, Vatikan ve Roma‘nın ise kendini arzın merkezi olarak gördüğü gibi bugün de tüm dünyayı kendi etraflarında dönen bağımlı uydular olarak görmekteler. Bu üstünlük kompleksi günümüzde de hala çok canlı olarak devam etmektedir. Tanımlamalar da yaklaşımlar da bu eksen etrafında olmaktadır.
Dolayısıyla Blair‘in ya da 11 Eylül saldırıları sonrası ABD Devlet Başkanı Bush‘un ilan ettiği Haçlı Seferi döneminde İtalya başbakanı olan Silvio Berlusconi‘nin "Batı medeniyeti, İslam medeniyetinden üstündür" şeklindeki sözleri, Batı‘daki bu üstünlük kompleksinden kaynaklanmaktadır. Ve onlar, geçmişin karanlığında kaldığını, bugünün ihtiyaçlarına cevap veremeyeceğini düşündükleri yerlilerin medenileşmeleri için geçmişlerinden soyutlanmaları, dini ve örfi değerlerini reddetmeleri gerektiğini düşünüyorlar...
Sonuç itibarıyla artık Hollandalılar, yabancılarla birlikte yaşayamıyor, azınlıkları hazmedemiyordu. Kuşkusuz, ırkçılığın artışında ve sağcı partilerdeki yükselişte, ülkede hızla artan işsizlik de enflasyon da rol oynadı. Vergi oranlarındaki artış, geçmişte olduğu gibi ticaretin karlı olamayışı gibi faktörler halkta mutsuzluğa yol açmakla birlikte, yabancı düşmanlığını körükledi.
Hollanda‘da çok sert bir dönüşüm yaşandı...
Gurbetçilerle Hollanda‘yı konuştuk
Burada yaşamak oldukça zorlaştı
Rotterdam kentindeki Mevlana Camii‘ndeyiz. Alt katta bulunan kıraathanede herkes uydu anten vasıtasıyla Türk televizyonunu izliyor. Önceden İHA‘ya haber geçtiğini şimdi de ticaretle uğraştığını belirten Afyonlu Ali Köksoy‘a "11 Eylül‘den sonra Batı‘da Müslümanlara karşı bir baskının oluştuğu haberlerini alıyoruz. Siz de böyle bir baskıyı hissettiniz mi?" diye soruyorum.
Kafasını sallayarak "Tabii ki..." diyor. " Müslümanlara karşı toplumsal bir baskı oluşturuldu. 11 Eylül‘den sonra ırkçı tavırların ortaya çıktığı bir gerçek. Theo Van Gogh‘un Faslı biri tarafından öldürülmesinin ardından çok kötü gelişmeler oldu. Sadece yönetimde değil halkta da Müslümanlara karşı bir önyargı oluştu. Ve bu camimiz kundaklandı, mesela. Okullarımız ateşe verildi. Burada yaşamak oldukça zorlaştı. Hollanda‘da yaşamanın artık bir cazibesi kalmadı doğrusu."
Köksoy‘un yanında bulunan adı Ali olan arkadaşına soruyoruz:
"Bu görüşlere katılıyor musun?"
"Kesinlikle evet" diyerek, söylenenleri onaylıyor...
Yeniden Ali Köksoy‘a soruyorum, "Hollanda neden cazibesini yitirdi?"
"Polonya ve Bulgaristan AB‘ye girince onların vatandaşları burada daha ucuza çalışmaya başladı. Bu da Doğu ülkelerinden gelenleri zor durumda bıraktı. Artık Türkleri bölgede istemiyorlar. Bu net bir şekilde hissediliyor. Biz, burada sevilmiyoruz."
"Niçin?"
"Hollanda‘da Türkler pek çok alana girdi ve de bu alanlarda başarılara imza attılar. Zamanla işveren konumuna da yükseldiler. Ekonomik olarak onlara ortak olduğumuzu düşünmeye başladılar. Artık, bizi kıskanıyorlar. Dolayısıyla bizi istemez duruma geldiler."
"Hayal kırıklığı yaşamış gibisiniz..."
"Evet, biz buraya gelmeden önce Hollanda çok çekiciydi. Ancak buraya gelip yaşayınca gerçekleri daha yakından görme fırsatı bulduk. Gerçekler dışardan göründüğü gibi olmuyor. Buranın insan haklarına daha çok riayet ettiğini düşünürdük. Bizler iki kültür arasında yaşıyoruz. Bir bakıma iki kültür arasına sıkışmış durumdayız. Burada bize yabancı gözüyle bakıyorlar; Türkiye‘ye gidiyoruz orada da yabancı sayılıyoruz."
"Hiç sıkıntı yaşamadım"
Rotterdam Mevlana Camii önündeyiz. Eşofmanları ve spor ayakkabılarını giymiş vaziyette avluda oturan İbrahim Amca‘ya 11 Eylül saldırıları ve Hollanda‘daki cinayetler sonrası olumsuz davranışlarla karşılaşıp karşılaşmadığını soruyoruz.
İbrahim Amca tereddütsüz bir biçimde, " Henüz emekli olmamıştım. O dönemlerde çalışıyordum. Çalışma arkadaşlarım arasında çok sayıda Hollandalı da bulunuyordu. Ancak, ben şahsen herhangi bir olumsuz tavra maruz kalmadım. Hatta iş arkadaşlarım arasında koyu Katolikler ve ateistler bulunuyordu. Hiçbiri bizim inançlarımıza müdahale etmiyordu. İş arkadaşlarımla uyum içerisindeydik."
"Emekli olduktan sonra" diye soruyorum, " Sadece, çocuklarım gibi iyi derecede Hollandaca konuşamamanın zaman zaman sıkıntısını yaşadım" diyor.
39 yıldır Hollanda‘da yaşadığını söyleyen İbrahim Amca "sosyal yardım alanların aksine emekli maaşı aldığı için ekonomik olarak da herhangi bir zorluk yaşamadığını" belirtiyor.
"Ortak yaşamayı bilirseniz sorun çıkmıyor"
Rotterdam İslam Üniversitesi konferans salonunda toplantıyı bekleyen iki başörtülü hanıma soruyorum, Biri Mısır asıllı Masria Gad, diğeri Endonezya asıllı Noer Sadia Henalale...
"Tesettürlü olarak dolaştığınız için Hollanda sokaklarında ya da işyerinde herhangi bir tepkiyle karşılaşıyor musunuz? Özellikle de son olayların ardından..."
Her ikisi de aynı cevabı veriyorlar: Hayır, kesinlikle...
Bazı tesettürlü bayanların şikâyetlerini hatırlatınca yine ağız birliği etmişçesine,"Eğer Hollandalılarla nasıl yaşayabileceğinizi biliyorsanız asla herhangi bir sıkıntı ile karşılaşmazsınız. Karşılıklı olarak değerlere saygılı olunduğunda hiçbir problem yaşamazsınız."
11 Eylül, pek çok baskının bahanesi oldu
Başkent Amsterdam‘da bulunan "Sümela Restaurant"tayız... Çaylarımızı yudumlarken, uzun süredir Hollanda‘da yaşayan Emin İskender‘e, özellikle 11 Eylül‘ün ardından bu ülkede azınlık olarak yaşamanın nasıl bir şey olduğunu soruyorum.
"11 Eylül‘den sonra yaşamımda herhangi bir değişikliğin olduğunu söyleyemem. Ben şahsen ciddi bir sıkıntı yaşamadım" diyor, konuştuğum birçok insan gibi o da "ama" demeyi de ihmal etmiyor. "Çeşitli sıkıntılarla karşılaşan insanların olduğunu da inkâr edemeyiz" diyerek sözlerini şöyle sürdürüyor: "Azınlıklar politikalarının uygulanış biçimiyle AB yasaları farklı. AB yasalarında, yabancı kökenlilere karşı daha insancıl davranılması isteniyor. Fakat devletler AB yasalarını pek de umursamıyor. Her ülke, kendi kanunlarını uyguluyor. Hollanda‘da da bu böyle..."
İskender, sohbetimizde, AB‘nin diğer lokomotif ülkeleri gibi Hollanda‘nın da Fas‘tan ya da diğer eski Doğu Bloku ülkelerinden göçleri durdurmak istediğini, özellikle de işçi akımını engellemeye çalıştığını, artık vasıfsız eleman yerine, ihtiyaçları olan kalifiye eleman talep ettiklerini anlatıyor.
Etnik bir ayrımcılıkla karşı karşıya olup olmadığını sorduğumda Emin İskender, arkasına yaslanıp derin bir nefes alıyor, "Bütün bu olumsuzluklar, 11 Eylül‘den önce başlayan bir süreçti aslında; sadece pratiğe aktarımı, gerçekleşmesi 11 Eylül‘den sonra hızlandı. 11 Eylül, aslında pek çok baskının sebebi değil, bahanesi oldu. Burada özellikle Türkler ve Faslılar için gelecek pek de parlak değil. Bizleri göçe zorlamanın yollarını arıyorlar. Müşterilerimiz tarafından bile yabancı olduğumuz için bir nevi ayrımcılığa tabii tutuluyoruz."
"Nasıl bir ayrımcılık?"
"Bunu tavırlarında, bakışlarında, davranış şekillerinde görüyor, hissedebiliyorsunuz. Yabancıları kolay kolay hazmedemeyen bir yapıları var."
İskender, yabancı karşıtlığının Hollanda ekonomisini de etkilediğini söylüyor. Ancak özeleştiri yapmadan da geri durmuyor, " Şu noktayı da göz ardı etmemeliyiz. Burada dışlanan yabancıların çoğu, genellikle vasıfsız elemanlar. Bu ülkede yıllardır bir nevi asalak gibi yaşayan insanlar. Dolayısıyla bu ayrımcılık, büyük ölçüde insanın kalitesiyle de ilgili bir şey bence. Tabii ki istisnalar var, ama genel manzara bu."
Konuştuğum Türklerin hemen hepsinin ortak sorununu dile getiriyor: Kimlik sorunu...
"Çocuklarımız kimlik problemi yaşıyor" diyor, " Mesela benim çocuğum gelip bana soruyor: "Baba, ben Türk müyüm, Hollandalı mı?" "Tabii ki Türküz" diyorum. Çocuğum bu soruyu niçin soruyor? Karşılaştığı davranışlardan dolayı. Kısacası, buraya en az Hollandalılar kadar uyum sağlamış olsak da, bizi halen yabancı görüyorlar. Türkiye‘de ise; gurbetçi olarak addediliyoruz. İki arada bir derede kalmışız yani. Sorun biraz da bu kimlik probleminden kaynaklanıyor aslında."
Kırgın ve sitemkâr bir ifadeyle, " Türk devleti bize sahip çıkmıyor, Hollanda hükümetinden de fazla bir şey beklemek hayalcilik olur. Sürekli bize zorluk çıkarılıyor. Bir pasaport alırken bile çok sıkıntı çekiyoruz. Kendi devletimizin bize sahip çıkmasını bekliyoruz. Biliyorum, her şey tabii ki devletten beklenilmez. Biz de kendi aramızda örgütlenemiyoruz. Birbirimizden çok kopuğuz. Bir araya gelip organize olamıyoruz. Birlik olmak çok önemli... Binlerce Türk var, ama etkili bir örgütlenme yok" diyor... Emin İskender, Amsterdam‘da her yıl kutlanan şenliklere davet ediyor.
"Sadece evlere kamera yerleştirmedikleri kaldı"
Sağanak yağışa rağmen kemençenin ritmine kapılan 7‘den 70‘e hemşehrilerimle buluşuyor, sıcak ve samimi bir sohbete dalıyorum. Aynı soruları onlara da yöneltiyorum.
20 yıldır Hollanda‘da yaşadığını belirten Adnan Berberoğlu, "Hollanda‘nın özgürlükler ülkesi olduğuna ilişkin tanımlama artık doğru değil" diyordu.
Oldukça öfkeliydi
"Artık Hollanda‘yı modern komünist ülke olarak tanımlamak daha doğru"
Neden böyle düşündüğünü sorduğumda,
"Komünist ülkelerde nasıl ki, toplum her yönüyle gözetleniyor ve kontrol altında tutuluyorsa, burada da öyle"
"Nasıl yani?" diyorum.
"Hollanda‘da her köşede kamera var. Bu nasıl özgürlük!"
Sesinin tonunu yükselterek, " Çeşitli gerekçeler göstererek, bir evlerimize kamera yerleştirmedikleri kaldı."
Daha soru sormamızı beklemeden, " ülkede eşitlik olduğunu iddia ediyorlar. Bu da çok saçma" diyordu.
Hangi alanlarda eşitliğin bulunmadığına ilişkin soruma,
"Aynı şartlarda olmadığında eşit olur musun?" sorusuyla karşılık verdi.
Sanırım eğitimdeki fırsat eşitliğinden, dil konusunda yaşadıkları sıkıntıdan söz ediyordu...
Bu arada, yağmur şiddetini iyice artırmıştı...
Halime Demir: Toplumsal bir baskı maalesef artık var
Maalesef, toplumsal bir baskı ve ayrımcılıkla hayatın her alanında karşılaşmaya başladık. Bazen bu bir bakış bazen de davranışla kendini ortaya koyuyor. En basit şekliyle anlatmak gerekirse; "Bir gün balık almak için sıraya girmiştik. Sırada bir Hollandalı ayrıca benimle birlikte sırada iki yabancı asıllı Hollandalı vardı. Hollandalı satıcı bizi bekletirken, diğerine yani Hollandalıya istediklerini verdi. Uyarılarımızı duymazlıktan geldi... Bu sadece bir örnek... Bu örnekleri çoğaltmak mümkün... Bütün bu yaklaşımlar da özellikle maalesef o kara günlerin ardından geldi. Oysaki biz daha önceleri Hollandalılarla iç içe, huzurlu bir şekilde bir arada yaşıyorduk."
Liberal Parti eski Milletvekili Fadime Örgü:
Evet, Müslümanlar için sıkıntılar arttı
Liberal Parti eski Milletvekili Fadime Örgü‘den Hollanda‘daki değişimi kısaca değerlendirmesini istedik. . Örgü, ayak üstü yaptığı açıklamasında Theo Van Gogh cinayetinin ülkede yaşayan Müslümanlara karşı önemli bir tavır değişikliğine yol açtığını belirterek, "Televizyon ve gazetelerde maalesef, yabancılara karşı çok sayıda programlar yapıldı, demeçler yayınlandı. Bu yönde beyanat veren kişiler, sürekli olarak yabancıların entegrasyonu konusunu gündeme getiriyorlar. Toplumun huzuru için daha dikkatli olmak gerekir...
Nezahat Tufan (Ana okulu öğretmeni):
Etüt tarzında Türkçe eğitimi veriyoruz
Kaç yıldır buradasınız?
-17 yıldır...
Ne iş yapıyorsunuz?
Öğretmenim. Görev yaptığım okulda yabancıların çoğunluğunu Türkler oluşturuyordu. Artık diğer ülkelerden de öğrenciler var. Faslı, Surinamlılar var. Eskiden Çinli öğrenciler de oldukça fazlaydı.
AB, ana dilde eğitim yönünde Türkiye‘ye baskı yapıyor. Hollanda‘da hangi dilde eğitim veriliyor?
Eğitim dili Hollandaca. Diğer diller de öğretiliyor, ama ders saatleri dışında etüt tarzında öğretiliyor. Bu daha çok öğrencileri okulda tutmak amacına dayanıyor. Okul yönetiminin talebi değil, bu. Gerek okul yönetimi gerekse hükümetin ana dilde eğitimi engelleyici bir kararı yok.
Türkçe dersi mi veriyorsunuz?
Evet, velilerden gelen bir taleple üzerine...
Ders dışında verdiğiniz birkaç saatlik Türkçe eğitimi yeterli oluyor mu?
Hayır, kesinlikle yeterli olmuyor.
- Hollanda‘da bir yabancı olarak yaşamak nasıl bir duygu?
- İlk beş altı yıl çok sıkıntı çektik. Ama şu anda pek sıkıntı yaşadığımızı söyleyemem.
- Son zamanlarda yabancılara karşı birtakım kısıtlamalar oldu. Bunlardan ne kadar etkilendiniz?
- Benim hayatımda değişen pek bir şey olmadı. Ama iki yıl önce, ekonomik sıkıntılardan tüm yabancılar gibi bizler de etkilendik.
- 11 Eylül‘den sonra hükümet ve halk tarafından sizlere karşı bir tavır değişikliği oldu mu?
- Şahsen ben olumsuz bir tavır değişikliğiyle karşılaşmadım, ama başörtülü bir arkadaşım, eskisi gibi rahat olamadığını, olumsuz olaylarla karşılaştığını söylemişti.





