Nübüvvet makamını temsil eden mihrapta bulunmak, o minbere çıkmak, oraya ait kürsüde O makamın hakkı verilmelidir.

Ashabı kiramın sözlerindeki bereketin temelinde bu incelik vardır. Onlar, diplomalarıyla elde ettikleri bir memuriyet sonucu bir mihraba geçerek imam olmadılar. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin davasını yaymak için dünyaya açılıp davet ettiler. Kimseden bir beklentileri olmadı. İltifat aramadılar. Hediye istemediler. Kızana kızmadılar. Sabrettiler, yorulduk demediler. Kendiişlerini kendileri gördüler. Yeri geldi hizmet ettiler.

Gittikleri diyarların konuştuğu dili konuşmadıkları halde, söyledikleri sözleri dinlendi, davaları anlaşıldı.

Sözleri de müessir oldu. Dilleri kılıçları kadar kesti. İnsanlar onlara bakarak, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemi görür oldular. ‘Ashabı böyleyse!‘ dediler.

Mesele, iyi konuşmak, dosyalar sunmak meselesi değildir. Allah‘ın dinini anlatmak, ona davet etmek için en gerekli şey, bilgiden ve belgeden önce kalpteki ihlastır; o olunca Allah‘ın yardımı geliyor ve ne olmazlar kendiliğinden oluyor.

Yazar, imam, müezzin, vaiz, davetçi, anne-baba, öğretmen; sünnet ve terbiye yerleştirmek isteyen herkes için aşılamaz bir örnektir ashap örneği. Allah onlardan razı olsun.konuşmak, o makamdan iktibas ederek yazmak hiç de kolay değildir. Makam büyük, miras büyük! Âlimler Peygamber aleyhisselamın varisleridir. Onun ilmini nesilden nesile onlar taşıyacaklardır.

Allah adına, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem adına söz söyleyenler, yön gösterenler iki hususa dikkat etmek zorundadırlar.

Birinci husus:

Mirasın bir bölümünü, mirasın bütünü gibi almak, gerisini ihmal etmek doğru değildir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin sünnetini bir misvaktan ibaret görmek, göstermek yanlıştır. Misvak, onca önemine ve sevabına rağmen sadece ‘sünnetten bir parçadır.‘ Farzlardan bir farz da değildir, sünnetin bütünü de değildir. Aynı şekilde sünnetin çocuklara yapılan bir ameliyeden ibaret hale getirilmesi de bir tür ihanettir. Hayatın bütününü kuşatacak kuralları yerleştirmek için gelmiş ve onun için mücadele etmiş bir Peygamber‘in sünnetlerinden birini veya bir kaçını alıp, gerisini kitaplarda bırakmak kabul edilemez.

İkinci husus:

Bulunduğu noktadan Allah‘a davet vazifesi icra edenler, konuştuklarıyla uyumlu bir hayat sergilemedikçe müessir olamazlar. Yazarlar,  konuşurlar ve giderler. Namaz kıldırırlar, namaza çekemezler. Vaaz ederler, onlar konuşurken insanlar esner; sözlerinde bereket olmaz. Yine de onlar suçu, iyi dinlemeyen insanların üzerine yıkarak kurtulduklarını zannederler ya da öyle teselli bulurlar.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin bizim açımızdan terk edilebilir bir mirası yoktur. Onun her anı bizim için önemlidir, örnektir. Zira o, en güzel örnek olarak gönderilmiştir. Sarık, sakal, misvak gibi ibadete müteallik sünnetleri, namazlardan önce ve sonraki nafile sünnetleri, evlenme ve düğün sünneti alındığı halde toplumu İslamî şekle sokmayı amaçlayan, Müslüman kimliğinin kalıplarını çizen sünnetlerinin ihmal edilmesi hatta öyle bir sünnetin varlığının dahi unutulmuş olması düşündürücüdür. Kendi başına kaldığında sünnete uygun Müslüman olup, ikinci şahıslarla beraberliği sünnetten uzak bir Müslüman tipi oluşturan insanların temel sorunu da buradan kaynaklanıyor olsa gerek.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi mescidinde namaz kıldırırken gördüğümüz kadar, meydanda savaş yönetirken, toplumun ileri gelenlerinden biriyle konuşurken, bir şaire hitap ederken, bir kadının sorularına cevap verirken, bir çocuğa iltifat ederken de görmemiz gerekir. O cami imamı değildi. Bilakis hayatın imamıydı.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin genel karakteri

Onun insanlarla ilişkilerinde genel karakteri, yumuşaklık üzerine kuruludur. Bağışlamayı, kolay olanı tercih etmeyi, zayıfa güç kullanmamayı, bağışlamayı öne çıkardığını görüyoruz. Allah‘ın haklarından bir hak söz konusu olmadıkça en kolayı almak onun bariz özelliklerindendi. Düşmanlarının bile onun üzerinde görüp, itiraf ettikleri kimliği buydu.

Mükemmel örnekler, mühim ilkeler

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem önündekilerin kabiliyetlerini çok iyi görmüş ve takdir etmiştir. Takdirini de ilk fırsatta dile getirerek karşısındakileri mutlu etmiştir. Übey bin Kâ‘b radıyallahu anhın göğsüne vurup: ‘İlmin sana kutlu olsun!‘ dediğini; Ebu Ubeyde radıyallahu anhı: ‘Ümmetin emini!‘ olarak vasıflandırdığını; İbni Mesud radıyallahu anh için: ‘Öğretilmiş delikanlı!‘ dediğini; Zübeyr radıyallahu anh için: ‘Resûl‘ün havarisi!‘ dediğini; Tebük ordusuna büyük bir yardımda bulunan Osman bin Affan radıyallahu anh için: ‘Bundan sonra Osman‘a yaptığı zarar vermez!‘ dediğini görüyoruz. Ebu Musa el-Eş‘ari radıyallahu anhın sesini, Zeyd radıyallahu anhın hesap bilgisini, Ali bin Ebi Talib radıyallahu anhın fıkıh bilgisini, Ömer radıyallahu anhın şecaatini övdüğünü görüyoruz.

Bunlar da sünnettir. Sünnet, bizim yaşam tarzımızı belirleyen kurallarsa, bizi Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin sünnetine çağıranlar bu örnekleri de görmelidirler. Bunlar da birer misvaktır. Birer sarıktır. Birer nafile namazdır. Bunlar onun lisanının döktükleridir.

Uyarılması gerekenin uyarılmasında bir sakınca görmemiş, hatır kollamamıştır. Ebu Zer radıyallahu anh, yöneticilik isteyince, onu kaldıramayacağına işaret etmiş, kıyamet günü kendisi için sıkıntı oluşturacak bir yük istediğini ona hatırlatmıştır. Hayber gününde ise, fetih gecikince sancağı, elinde fethin gerçekleşeceği birine vereceğini söylemiş ve Ali bin Ebi Talib radıyallahu anhı çağırmıştır. İşi hak edecek olana vermek ve bunu da beyan etmek bir sünnettir. Hatır kollamak, yeğenlere iş üretmek sünnet değildir.

Adam kıymeti bilmek sünnettendir

Muaz bin Cebel radıyallahu anhta fıkıh melekesi görünce onu kadı olarak Yemen‘e gönderdi. Aişe radıyallahu anhada ilim kabiliyeti görünce onu en yakınında tuttu, sıfırdan yetiştirip, hoca olarak bıraktı. İbni Abbas radıyallahu anhümanın Kur‘an‘a vukufiyeti dikkatini çekince onu yanından ayırmadı. Devesinin arkasında gezdirdi. Evinde misafir etti; halası Meymune‘nin yanında ağırladı. Sonra da İbni Abbas, Kur‘an‘ın tercümanı oldu.

Kimin ne işe yarayacağını bilmek, ilmi ehli olabilecek olana vermek bir sünnettir.

Gergin anında, nasihat dinlemeyeceği belli olanlara, kısa ve veciz uyarılar yaptı. Geniş açıklamalar yapmayı tercih etmedi.  Sinirlenip, hizmetçisini döven Ebu Mesud el-Bedri radıyallahu anha, Allah‘ın onun üzerindeki kudretinin, onun çocuk üzerindeki kudretinden daha büyük olduğunu hatırlattı sadece. Ama sözü tesir etti. Ebu Mesud‘un elinden kırbaç düştü. Bir daha da o kırbaca tutamadı. Nerede ne söylenmesi gerektiğine çok dikkat etti. Bu da bir sünnettir.

İnsanları dağıtmamak sünnettendir

Gözü önünde uygunsuz işler yapanları görünce bağırıp çağırmadı. Üzmeden, kırmadan uyardı. ‘Bazılar neden şöyle şöyle yapıyorlar ki?‘ diyerek dikkat çekti; isim verip incitmedi, mahcup etmedi. Namaz kıldığı mescidine bevl eden kaba bedeviyi bile savundu. Öğretip ikna etme yolunu kullandı. Sormadan soruşturmadan ceza vermedi. Yanlış yapanların şeytanın elinde yem olmaması için tedbirler aldı. Alkol alan birisinin cezası verilirken, onu sözleriyle, gözleriyle kınayanlara karşı, şeytana yardım etmemeleri için uyarıda bulunup, onların dikkat etmediklerine dikkatlerini çekti. Bunlar da sünnettir. Hoca efendiler, bunları da anlatmalı, bunları da ilim olarak öğrenmeli ve nafile namaz gibi tatbik etmelidirler.

Bu sünnetlerin kimi zaman iki rekât namazdan daha önemli olduğu pozisyonlar muhakkak vardır.

Bu da onun sünnetlerindendir

Küfründe inatlaşıp, karşı cepheye geçen, orada rahat durmayıp, Allah‘ın davasına karşı silahına sarılanlara da yeri geldi beddua etti. Günlerce sabah namazında, namaz içinde, kahrolmalarını istedi Allah‘tan. Kılıçtan başka bir dilden anlamayana kılıç kullandı.

Güzel söz, tatlı bir siyaset güttü ama zillete rıza göstermedi. Eli kabzasına gidenin karşısında kılıcı gösterip: ‘Cennet kılıçların gölgesi altındadır.‘ dedi. Cihadı en büyük ‘iş‘ olarak gösterdi. Cihaddan kaçanların yaptığını en büyük günahlardan saydı.

Bunlar da sünnetlerindendir

Hayat bir günden, bir mevsimden ibaret olmadığı gibi, hayatı kuşatacak kurallar koyan sevgili Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin sünneti de birkaç sembolle geçiştirilecek durumda değildir. Hoca efendiler, makamlarının heybetini korumalıdır. Sünneti, bütün kuşatıcılığı ile kuşanmalı, onu tanıtmalıdırlar. Gençleri camiye çekmek için, futbol kulübü kurmaktan daha yararlı bir iş sünnete sarılmaktır. Zira sünnete sarılana Allah yardım eder.

O makamın hakkı verilmelidi

Ashabı kiramın sözlerindeki bereketin temelinde bu incelik vardır. Onlar, diplomalarıyla elde ettikleri bir memuriyet sonucu bir mihraba geçerek imam olmadılar. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin davasını yaymak için dünyaya açılıp davet ettiler. Kimseden bir beklentileri olmadı. İltifat aramadılar. Hediye istemediler. Kızana kızmadılar. Sabrettiler, yorulduk demediler. Kendiişlerini kendileri gördüler. Yeri geldi hizmet ettiler.

Gittikleri diyarların konuştuğu dili konuşmadıkları halde, söyledikleri sözleri dinlendi, davaları anlaşıldı.

Sözleri de müessir oldu. Dilleri kılıçları kadar kesti. İnsanlar onlara bakarak, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemi görür oldular. ‘Ashabı böyleyse!‘ dediler.

Mesele, iyi konuşmak, dosyalar sunmak meselesi değildir. Allah‘ın dinini anlatmak, ona davet etmek için en gerekli şey, bilgiden ve belgeden önce kalpteki ihlastır; o olunca Allah‘ın yardımı geliyor ve ne olmazlar kendiliğinden oluyor.

Yazar, imam, müezzin, vaiz, davetçi, anne-baba, öğretmen; sünnet ve terbiye yerleştirmek isteyen herkes için aşılamaz bir örnektir ashap örneği. Allah onlardan razı olsun.

Bu da sünnetten değil mi?

Hocamız, hacımız, öğretmenimiz, babamız, annemiz bütün bir ümmet olarak şu örnek üzerinde tefekkür edip, kendimizi muhasebe etmemiz ne kadar yararlı bir iş olurdu.

Enbiyanın sonuncusu, Makam-ı Mahmûd‘un sahibi olduğu halde, genç bir delikanlının, çok doğal bir şey soruyormuş gibi önüne oturup, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden zina etmesi için kendisine izin vermesini istemesine ne diyebiliriz? Hele onun, o delikanlı: ‘Tamam, asla böyle bir şey yapmam!‘ diyinceye kadar,  onu ikna etmek için tatlı tatlı tartışması, onunla konuşurken elini kılıcının kabzasına atmaması, ‘bu ne cüret benimle böyle!‘ dememesi düşündürmelidir. Bu müthiş bir sünnettir. Misvak kadar, iki rekât namaz kadar sünnettir. Nafile tavaf kadar sünnettir. İslam‘ın hayat tarzını belirleyen bir sünnettir.

Öz çocuklarıyla bile oturup iki kelime konuşmaya yanaşmayan, buna ya vakit bahanesi ya da gelenek-göreneği bahane eden bir nesil olarak, sünnetten ne uzak bir hayat yaşıyormuşuz meğer? Yemeği sağ elle yemek sünnettir de bunlar nedir?

Muhabir: Haber Merkezi