Değer verdiğimiz şeyler mi boş yoksa değer diye bildiğimiz şeyler mi. Herhangi bir insana sırf insan olduğu için değer veriyorsak ‘insan olmak’ ölçü için yeterli olmuyor mu. Değer verdiğimiz insanın gözünde neden değer verince küçülüyoruz. İyi ve güzel gördüğümüzün gözünde neden anında küçülüyoruz ve ‘daha aşağıda’ oluyoruz. Eğer değer verdiğimize değer vermeseydik gözünde küçülmeyecektik. Neden buradaki ‘sıcaklık’ birdenbire ‘soğuk havaya’ kesiyor. Bir insana değer vermek suç mu. Değer verince değer verilenin gözünde değer veren suçluymuş muamelesi görüyor. Buradaki ‘sıkıntı’ ben o kadar büyüğüm ki sen bana değer bile veremezsin kibridir. Peki. Yargının ikinci kısmına geçelim.

Harekete geçiren itki kendi dünyasından sadır olanın sonucudur. Sadır olanın dünyası yanılgı görüntüsünden meydana geliyor olabilir. Kendi baktığı, gördüğü ve alımladığı görüntü gerçeklik taşımıyordur. Bakanın hayaller âleminde yaşadığı gerçekliği ortaya çıkmıştır. Değer verenin değer verilende ‘değer’ diye bildiği aslında bomboş bir görüntü. ‘İnsandır’ diye değer verdiğimiz aslında değildir de biz öyle sanıyoruzdur. İyi ve güzel sandığımızın gerçekte iyi ve güzel ile herhangi bir alâkası yoktur. Biz kendi insanlığımızdan karşıdakinde de bir ‘insanlık’ vehmediyoruz. Biz kendi iyi ve güzelliğimizden karşıdakinde de bir iyi ve güzellik vehmediyoruz. Bu ‘vehim’ bizi öyle sarmalıyor ki ‘değer vermeye kadar’ varıyoruz. Oysa biz gerçekte o karşıdakine göre ‘hayaller âlemi’nde yaşıyoruz. Bizim bu hayalimiz ondaki kibir gerçekliğine çarpınca onun gözünde küçülüyoruz ve ‘daha aşağıda’ oluyoruz. O kibir denen canavarla kendi gözünde ‘çok yukarılara’ çıkıyor kendince. Biz ‘aşağıdakiler’ ona sadece hayret ediyoruz. Bu hayretten hayal kırıklığı oluyor. Hayal kırıklığını tamir etmenin çaresi ‘hayaller âlemi’nden çıkmaktır. Kolay mı, değil elbette.

Değer veren insan değer verdiğinin kendindeki değerini yıllar içinde edinmiştir. Bir insan bir insana lap diye değer vermez. Çeşitli yaşantılar ya da zorlu edinilmiş bilgiler sonucunda bir ‘değer kütlesi’ oluşmuştur. Bu ‘kütle’nin içinde birlikte yaşanmış çok güzel günler vardır, birlikte çekilmiş sıkıntılar vardır, birlikte yaşanmasa da şahit olunmuş çok güzel günler vardır, birlikte yaşanmasa da şahit olunmuş çekilen sıkıntılar vardır. Bu ‘birliktelik’ neredeyse devasa bir ‘kütle’ meydana getirmiştir. Öte yandan ‘birlikte’ olunmasa da okunarak izlenerek devasa bir ‘kütle’ meydana getirilmiş de olabilir. Her iki durumda da devasa bir ‘kütle’ mevcut. Kütlenin karşıya bakan tarafı değer verenin sandığı gibi mi. Yıllar içerisinde oluşan kütlenin mahiyeti değer verenin sandığı gibi değerlerden mi müteşekkil. Mahiyetin yanlış örüntü içerisinde teşekkül etmesi bir ‘sanı’ yaratmış olma ihtimalini güçlendiriyor. Kütlenin rengi bizim bildiğimiz renkte değil yani. Biz mavi sanırken o aslında değer verdiğimiz kişinin nazarında/bünyesinde kapkaraymış da biz sadece ‘hayal’ kurmuşuz. Hayal kurmak iyidir ceza olarak yeter insana. Değer vererek bir hayali sürdürmemiz sonunda gerçeğe çarpınca yere düşen cam gibi kırılmıştır. Değer verdiğimizin mahiyeti yüzümüze ‘poyraz’ gibi çarpmış durumda. Değer verdiğimizin ‘aşağısında’ üşüyoruz. O ‘yukarıda’ kibir ateşiyle ısınıyor. Değerin mahiyetini kibir denilen ‘çevresel felaketler’ sarmış; para pul şan şöhret makam mevki. Kalan sadece ‘boş’luk.

Kütlenin mahiyeti oluşurkenki yanılgı insanı hayaller âleminde tutuyor bir müddet. Değer verdiğimizin gözünde kütlenin mahiyeti en başından boşken biz hayaller âleminde yaşamışız. Sanki karşıdakinde öyle bir mahiyet varmış gibi inanmış güvenmiş değer vermişiz. Olmayan bir şeye varmış gibi bakmışız. Hayal kurmuşuz yani. Onca yaşantı gerçek değil hayalmiş. Hayaller hayal olduğu için sürmüyor. Gerçek olsaydı sürerdi. Gerçek sürekli sürendir. Sonsuza dek. Gerçek hayal değil.

Değer verdiğimizin değeri kendinde yok!