İşgal güçlerinin Telafer‘le işleri bitmemişti, aksine yeni başlıyordu. Nitekim 2004 Eylül‘ündeki bu harekatın ardından Amerikan güçleri şehre defalarca saldırı düzenledi. Özellikle 2005 yılının mayıs ayında çatışmaların şiddeti iyice arttı. Telafer, bir kez daha işgalcilere direniyordu.

ABD güçleri ve işbirlikçileri, kontrollü olarak şehirde hayatı zorlaştırıyordu. Bölgede o zor şartlar altında görev yapan meslektaşımız M. Alihan Hasanoğlu, 13 Mayıs 2005 tarihinde adeta hayalet şehre dönen Telafer‘de halkın camiye bile gidemediğini yazıyordu.

Yardım konvoylarının girişine izin verilmediği şehirde sağlık sorunları baş gösterirken, yer yer devam eden baskınlar ve keskin nişancılar sebebiyle insanlar evden dışarı çıkamıyordu. Şehirde elektrikler kesikti. Cuma günü bile insanlar camilere alınmamıştı. Bir yandan Amerikan güçlerinin, diğer yandan onlarla birlikte şehre giren işbirlikçilerin baskıları, yiyecek ve ilaç konusunda da büyük sıkıntılar doğurmuştu.

Irak Türkmen Cephesi‘nin, gelişmeler karşısında yeni Irak yönetimini göreve çağırması ise yeni anayasa tartışmaları arasında kaybolup gidiyordu. Bu kez kaç Telafer‘linin öldüğü konusunda 40 ila 70 arasında rakamlar veriliyor, Türkiye olup biteni "ciddiyetle" izlemeyi sürdürüyordu.

Unutmayalım, her direniş, bir destandır. Ve her direniş, yüreklerde yeşeren yeni bir umudun habercisidir.

Direnişin adı Telafer

Şehre yönelik asıl büyük saldırı 2005 Eylül ayında başladı. Önce Telafer‘de Tükmenler‘in yoğun olarak alışveriş yaptığı pazar yerine bomba yüklü kamyonla saldırı düzenlendi ve ABD askerleri şehri kana buladı. CIA ajanlarının organize ettiği saldırıda, kasası bomba dolu kamyon, uzaktan kumandayla pazar yerinde patlatıldı. Çoğu kadın ve çocuk 30 Türkmen ölürken, 35 kişi de yaralandı. Eylem alanı olarak seçilen pazar yerinde tek bir Irak polisi ve ABD askerinin bulunmaması dikkatlerden kaçmıyordu. ABD askerleri ve Irak ulusal güçleri, 2 Eylül‘den beri kuşatma altında tutukları Telafer‘e, 10 Eylül gecesi büyük askeri bir operasyon başlattı. Telafer Amerikan uçakları tarafından havadan bombalandıktan sonra kentin içine tank ve ağır silahlarla girildi.

Operasyonda ağır silahlar kullanılıyordu

Operasyonun amacı, "15 Ekim‘de yapılacak anayasa referandumundan önce ülke genelinde güvenliği sağlamak için Telafer‘deki direnişçileri yok etmek"ti. Ancak ne kadar garip ki, birkaç direnişçi için yapılan bir operasyonda ağır silahlar kullanılıyor, şehir günlerce kuşatma altında tutuluyordu.   Gözlerden kaçırılmak istenen, Telafer şehrinin büyük direnişiydi. ABD ve ortakları, karşılaştıkları müthiş direnişi kırmak için bir yandan ağır bir bombardıman yapıyor, öte yandan dünya kamuoyuna "güvenlik amaçlı operasyon yapıyoruz, siviller işin dışında" mesajları veriyordu. Hem de binlerce insanı zorla evinden çıkarıp, ardından aç-susuz sokaklara bırakırken. Saldırılar sonucunda şehri terketmek zorunda kalan Telafer halkı, çadırlarda yaşamaya mahkum edildi. Telafer‘de bu gelişmeler olurken Irak Savunma Bakanı Sadun el Duleymi, Telafer operasyonunun ardından Ramadi, Samarra, Rave ve Suriye sınırındaki Kaim kentlerinde de direnişçilere karşı operasyonlar yapılacağını söyleyerek, kendi topraklarını savunan "teröristler"e karşı ne kadar kararlı olduklarını gösteriyordu.

Felluce operasyonuna benziyor

ABD askerlerinin Telafer‘e yönelik saldırılarının şekli,  daha önceki Felluce operasyonuyla taşıdığı benzerlik dikkat çekiciydi. Aynı kuşatma, aynı çember ve aynı katliam. Sonuçta yüzlerce insan ölürken, binlercesi evlerini kaybetti. Türkmen Milliyetçi Hareketi Dış İlişkiler Sorumlusu Turhan Ketene, halkın yüzde 80‘inin kenti terk ettiğini belirtiyordu. Ketene, "Operasyon Sünnilerin ağırlıkta olduğu bölgelerde yoğunlaşıyor. 35‘e yakın ev havadan bombalanmış. Evleri basıyorlar. Bazı mahallelerde zaman zaman küçük çaplı çatışmalar da yaşanıyor" diyordu.

Kızılay bölgeden çıkarıldı

Operasyonun başından beri Telafer‘de yaşayanların tek beklentisi, Türkiye‘nin yardımlarına koşacağıydı. Diplomatik olarak hiçbir etkinlik sağlanamadığı gibi, bölgeye gönderilen Türk Kızılay ekibi de bir süre sonra ABD güçleri tarafından Telafer‘den çıkarıldı.  Oysa Kızılay yetkililerinin buradaki karşılanmasında kelimenin tam anlamıyla duygusal anlar yaşanmıştı. Telaferliler, gelen yardım ekiplerini öylesine büyük bir coşkuyla bağırlarına bastılar ki, ekipte bulunan görevliler gözyaşlarını tutamamıştı.

Zorluklara rağmen dağıtım tamamlandı

Kızılay yetkilileri, yardımlar kent merkezine ulaştırılamayınca, bir bölümü Telafer dışında kurulan çadır kente indirildi. Ancak yardımların yağmalanması üzerine Kızılay yetkilileri ile bir araya gelen ABD´li askeri yetkililer, malzemelerin kendilerinin gösterdiği yerlerde depolanmasını ve dağıtımın Amerikan askerlerince yapılmasını önerdi.  ABD´li yetkililer, bu öneriyi kabul etmeyen Kızılay ekibinin malzemeleri bırakarak birkaç saat içinde bölgeyi terk etmesi uyarısında bulundu. Ekip tüm zorluklara rağmen malzemelerini dağıtarak yurda döndü.

PKK‘ya operasyon sözü!

Peki, Telafer konusunda bu kadar hassas olan Türkiye‘ye ne olmuştu? Bu sessizliğin perde arkasında ne vardı?

Bir yıl önceki operasyonda "yağmasa bile gürleyen", en azından sesini yükselten Türkiye‘nin, aradan geçen bir yıl sonra Telafer‘e yönelik geniş çaplı saldırıya suskun kalmasının nedeni bir süre sonra ortaya çıktı. Daha doğrusu, hükümet yetkilileri, açıklamalarıyla bu nedeni kendileri ifşa ettiler.

Bakan Abdullah Gül, Telafer‘de yüzlerce insan öldürülürken, "Sivil halka zarar verilmemesi konusundaki kaygılarını ilettiklerini" ifade ederek, ABD‘nin "Biz orada sadece teröristleri öldürüyoruz" tezini açıkça kabulleniyordu. Çünkü Telafer‘de sivil-asker diye bir ayrım zaten yoktu. Ancak asıl vahim olan Gül‘ün tüm bunların ardından New York‘ta söyledikleriydi:

"PKK ile mücadele sadece Irak‘ın kendi güçlerinin değil, oradaki koalisyon kuvvetlerinin de görevidir. Bu gayet açıktır. Telafer‘de silahlı direniş var diye operasyon yapılabiliyorsa, başka teröristlerin bulunduğu yerlerde de operasyonların yapılması gerekir. Bizim beklentimiz budur."

Nitekim, Bakan Gül‘ün bu sözleriyle paralel bir başka açıklama, ABD işgalinin başından beri en ateşli savunucusu olan Cengiz Çandar‘dan geliyordu:

"Bu kez, Telafer operasyonu çok daha geniş çaplı ve boyutlu olmasına rağmen, Ankara‘dan hiç ses çıkmamasının sebebi var.

1- Ankara, bu operasyonun -Kızılelmacıların aksine tüm iddialarına rağmen- Türkmenleri hedef aldığına ikna olmuş değil;

2- Asıl önemlisi, bu operasyonu, gederek Kuzey Irak‘ta PKK‘ya yönelik operasyonların izleyeceğine dair bazı duyumlar almış durumda. Nitekim, Amerikan yönetim çevrelerine yakın bir kaynak, bize, dün "Eğer, yakında bazı PKK yöneticilerinin zincirlenmiş biçimde Habur‘a doğru yola çıktığını görürseniz, şaşırmayın" dedi. Irak‘taki Amerikan güçlerinin bazı PKK unsurlarını tutuklama niyeti olduğunu ima ediyordu." (Bugün Gazetesi, 15 Eylül 2005)

Devamını hepiniz biliyorsunuz. ABD yönetimi Irak‘ta PKK‘ya operasyon düzenlemek bir yana, kendi diplomatlarının ağzından Türkiye‘nin de Kandil Dağı‘na girmekte başarısız olduğunu hatırlatarak alay etmeyi tercih etti. Zincirlenmiş PKK‘lılara ise henüz rastlayan olmadı. PKK, şimdi Bağdat‘ta temsilcilikler açmakla meşgul.

Kimyasal silah iddiası

Telafer‘deki operasyonlarla ilgili en önemli iddialardan birisi, ABD güçlerinin kimyasal silah kullanması oldu. Irak Demokrat Türkmen Partisi Genel Başkan Yardımcısı Kasım Ömer, 17 Ekim 2005‘te çok sayıda kuruluş temsilcisiyle birlikte yaptığı basın toplantısında bu iddiayı dile getirerek, ABD‘nin Telafer‘de kimyasal silah kullandığını ve 200‘ün üzerinde kişinin kimyasal silah saldırılarıyla öldüğünü söylüyordu.

Kasım Ömer, 1 Eylül 2005 tarihinden beri ABD‘nin seyreltilmiş uranyum, ses bombaları, misket bombaları kullandığını belirterek, insanların kimyasal silahlarla korkutulmak istendiğini ve ABD‘nin nokta atışıyla bir evde bulunan bir aileyi tümüyle yok ettiğini de ifade ediyordu. 5 Eylül 2005 günü atılan kimyasal silahla 102, 14 Eylül 2005 tarihinde atılan kimyasal silahla da 53 Türkmen‘in öldüğünü belirten Ömer, "Bizi yok ediyorlar, sesimizi duyun" diye feryat ediyordu.

Beklendiği gibi Amerikan tarafı, kimyasal silah iddialarını hemen yalanladı. Ancak operasyon sırasında şehrin tümüyle kuşatılması, görüntü alınmasına kesinlikle izin verilmemesi ve halkın şehir dışına çıkarılmaya zorlanması, bu konudaki kuşkuları daha da artırıyordu.

Değişen nüfus yapısı ve dengeler

Telafer‘deki katliam, bir yandan işgal güçlerinin Suriye sınırına doğru artan operasyonlarının önünü açarken, diğer yandan şehrin içindeki nüfus dengesini de tıpkı Kerkük‘te olduğu gibi etnik olarak değiştirmektedir. Operasyonlar sonrasında yaklaşık 50 ila 70 bin kadar Türkmen‘in şehri terk ettiği tahmin edilmektedir. Ayrıca başta camiler olmak üzere şehirdeki hemen tüm yapılar ciddi düzeyde hasar gördüğü için, barınma konusunda büyük bir sorun yaşanmaktadır.

Bu şehirde adeta kaşınan Şii-Sünni ayrışması ise, Türkmenler arasında henüz ciddi bir boyuta ulaşmasa da, işgal güçlerinin mezhep ayrılığı üzerine kurduğu bu tehlikeli oyun her geçen gün daha da gergin bir hal alıyor.

Bu arada bölgeye yönelik operasyonların, o dönemde tartışılan Irak Anayasası‘nın kabul edilmesi noktasında bir gözdağı oluşturduğunu da unutmamak gerekiyor. İşgalciler, hazırlanan anayasanın kabulü yanında, Irak‘taki iktidar dengelerini kendi istedikleri biçimde düzenlemek için Felluce‘den Telafer‘e kadar geniş bir alanda katliamlara başvurmaktan çekinmediler. Bir zamanlar camileri, sokakları dolup taşan Telafer‘de derin bir sessizlik hüküm sürüyor. Oradayken tanıştığımız ve şimdi güçlükle haberleştiğimiz kardeşlerimiz bize, "Herkeste öylesine derin bir öfke birikti ki, bundan sonra ne olacağını kimse hesap edemez" diyor ve ekliyor: "Çocuklarımıza Kur‘an öğretmeye devam ediyoruz, demek ki ayaktayız!"

Unutmayalım,

Her direniş, bir destandır.

Her direniş, kendisinden sonra gelecek kuşaklara bir kudret mirasıdır.

Ve her direniş, yüreklerde yeşeren yeni bir umudun habercisidir.

Ve bu kez direnişin adı Telafer‘dir.

Muhabir: Haber Merkezi