İnsanın bağlanma arayışı duygusal anlamda bir ihtiyaç olduğu gibi onaylanma, kendini bir başkasının gözünden görme, takdir ve iltifatla karşısındaki kişi tarafından kabul görme ihtiyacının bir sonucu.

Şüphesiz yaptığımız her işi biraz kendimiz için, biraz başkaları için yaparız. Eğitim, sosyal faaliyetler, sanat, iş, para, kariyer vb, alanlarda bir başarı elde etmeye çalışırken bir başkasını, yani ötekini de hesaba katarız. Ne diyecekler? Nasıl karşılayacaklar? Kim için ne yapabilirim? Diye düşünürüz.

Esasen, karşımızdakiler her zaman bizim aynamızdır, kendimizi onların dünyasından görmeyi ve takdir edilmeyi isteriz. Eğer kişi bunu bir gösteriş, riya ve başkaları üzerine üstünlük kurma davranışına dönüştürmüyorsa, bir miktar takdir edilmeyi beklemesi insani bir duygudur ve doğal bir durumdur.

Yaşadığımız sınırlı dünya hayatında bağlandığımız ne çok şey var? Peki bu bağlanma nesnelerinin yokluğunda hayatımız nasıl etkilenir?

Bir sabah kalktığınızda hayatınızı zenginleştiren o nesneler dünyasına bir göz atıverin... Gözlerinizi açtığınızda, önce ailenizi görürsünüz, onların yüzleri, sesleri, rutin davranışları evin içindeki yalnızlığınızı siler ve size yaşama sevinci verir. Yapacağınız her işte onları da hesaba katarsınız, onların duygu ve düşüncelerini de dikkate alırsınız öyle değil mi?

Sonra aile bireyleriyle sofraya oturup, birlikte kahvaltı yaparsınız, her gün gördüğünüz bu insanlara ne kadar bağlı olduğunuzu pek fark etmeyebilirsiniz ama biri aranızdan ayrıldığında yaşadığınız, o derin hüzün bu bağlılığın ne kadar önemli olduğunu gösterir... Ve sofrada geçirdiğiniz vakit çok değerlidir. Zira sofra gündelik yaşamda anlaşıldığı gibi sırf karın doyurmak maksadıyla bir araya toplandığımız alan değildir.

Evet, burada karnınızı doyurmak için toplanmışsınızdır ancak sofranın bunun da ötesinde sosyal bir işlevi vardır. Burada bir yandan çaylarınızı yudumlarken, öte yandan, kendinizi açma fırsatı bulur, sohbet eder, günlük yaşama dair aktarımlar yapma şansını yakalarsınız. Bunun da ötesinde, aile bireylerini bir arada görebilmenin huzurunu yaşar ve birbirinizden güç alırsınız...

Hayatımıza renk katarlar

Sabahları, dışarıya çıkar ve belki apartmanda birkaç komşunuzla karşılaşırsınız... Selam verir, hal hatır sorar, günlük olaylardan, işlerinizle ilgili meşgalelerden söz edersiniz. Sıradan bir şey gibi görünen bu kısa sohbetler, insani ilişkiler bağlamında, gününüze biraz neşe katmış ve bir tanıdıkla konuşmanın hazzını yaşamışsınızdır. Az ileride bakkala uğrayıp birşeyler alır, sonra otobüse biner ve orada sizin gibi işine giden insanlarla aynı ortamda bulunduğunuzdan hoşnutsunuzdur. Bu insanlarla konuşmasanız da aynı yerde olmanız paylaşım örgünüzün bir parçasını oluşturur... Ve işinize gider, arkadaşlarınızla karşılaşır, kısa bir selamlaşmanın ardından işinize devam edersiniz. Akşam vakti belki, kısa bir arkadaş ve akraba ziyaretlerinde bulunur, onlarla da hayata dair bir şeyler paylaşırsınız.

Gündelik hayatta böylesine zengin bir sevgi alışverişi içinde olduğumuzun ve çevremizdeki insan kalabalığıyla bütünlük arz ettiğimizin pek şuurunda değilizdir. Ancak, bunlardan birini kaybettiğimizde içimize düşen ateş ve hüzün bunların bizim için ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

İnsanın yalnız olmadığını bilmesi, yaşamını çevresindeki kimselerle bir bütünlük içinde sürdürebilmesi biz bilincinin gelişmesiyle yakından alakalıdır ve bu bir yerde insanın olgunlaşmasının bir sonucudur.

Başkalarıyla kurduğumuz ilişkilerin bir faydası da, sağlam bir güven unsurunun oluşması ve buna diğer insanların katkıda bulunmasıdır. İnsan kendisine ve çevresine güvenme ihtiyacı içindedir ve yaşadığı ortamda bu güveni hissetmek istemektedir. Bu anlamda, insanın sosyal ve duygusal güvenini kazanmasına yardım eden ilk kişi annedir, anne bebeğin ihtiyacı olduğunda yanındaysa, yeteri kadar sevgi ilgi ve ihtimamı göstermişse çocukta güvenin ilk temellerini atmış demektir.

Muhabir: Haber Merkezi