28 Ekim 1965 tarihinde Papa Paul VI başkanlığında toplanan “İkinci Vatikan Konsili”nde yapılan oylamada 88 ret oyuna karışı 2,221 oyla kabul edilen “Nostra aetate deklarasyonu” gereğince Kilise’nin Hristiyan olmayan dinlerle diyaloğa geçebilmek amacıyla oluşturulan “Dinler arası Diyalog Konseyi” çalışmalarına başladı.
Mgr. Pierre Dubois ile başlayan, Antonie Maroviç, Georges Maroviç ve Louis Pelatre gibi Vatikan’ın Türkiye temsilcileri aracılığıyla Türkiye’de başlatılan “dinler arası diyalog” (Interreligious dialogue) hareketi, Mgr. Pierre Dubois’in Fethullah Gülen ile oluşturmaya çalıştığı dinler arası diyalog fikri kısa sürede meyvesini vermeye başladı.
Gülen’in Fener Rum Patriği Bartolomeos ile görüşmesinden sonra Vatikan’a gidip Papa ile temaslara geçmesi ve daha sonra Vatikan’ın büyük desteğiyle Kültürlerarası Diyalog Platformu (KADİP)’nun oluşturulması aslında politik ihtirasının bir tezahürüdür.
11 Eylül 2001’de New York’ta İkiz Kulelere yapılan saldırılar sonucu İslam’a yönelik saldırı ve çatışma ortamları hız kazanırken, G.W. Bush’un Haçlı Seferleri vurgusu ve Batı’da büyük gelişme gösteren “Islamofobia” anlayışıyla İslam düşmanlığının hız kazanmasına rağmen, Gülen’in Batı ve Siyonist oryantasyonlu yaklaşımlarını ısrarla sürdürmesi ve Batı anlayışını İslami anlayışın önünde görme isteği, küresel ölçekte önündeki tüm engellerin ortadan kalkmasına neden olmuştur.
Yüzyıllarca kolonyalist anlayışının destekçisi olan Batı, kültürel üstünlük konsepti ile kolonyal faaliyetlerini ve sömürü sınırlarını genişletmeyi gerçekleştirmek amacıyla kendilerini “medeniyet koruyucuları” olarak ifade etmekten çekinmemektedirler. İşte Fethullah Gülen de, “dinler arası diyalog” adı altında küresel emperyalizm, Siyonizm ve Batı’ya hizmet etmekten öteye bir anlayış sergileyememiştir.
Fethullah Gülen’i, küresel boyutta deyim yerindeyse “Truva atı” olarak kullanan Batı, son yıllarda özellikle Ortadoğu açılımında, siyasi alternatif ve inisiyatif olarak düşündüğü Gülenist hareketi fiilen politik alana taşımanın ve Ortadoğu’daki çıkarları için “paravan” olarak kullanmanın hesaplarını yapmaya başladı.
Kuruluşu sırasında, birliktelik içerisinde olduğu Gülenist harekete geçmişte büyük önem veren AK Parti, bu hareketin bitmek tükenmek bilmeyen isteklerle her alana nüfus etmesine adeta göz yummuştur. Böylece, bu hareketin salt askeri ve siyasi ve eğitim alanlarında değil, hemen hemen tüm alanlarda büyük bir güç olarak karşımıza çıkmasına vesile olmuştur. Daha sonra, taraflar arasındaki kırılmaların ortaya çıkması sonucu oluşturulan zincir halkalarının birer birer dökülmesi sonucu Sayın Cumhurbaşkanı’nın “inlerine gireceğiz” söyleminden sonra başlatılan operasyonlar adeta yeni bir dönemin ipuçlarını veriyordu.
Özellikle askeri alanda ortaya çıkan sözde Ergenekon, Balyoz vs. gibi yapılanmalara sadece onların şablonundan bakan iktidar, çok sonra yanıldığını açıkça beyan etmek durumunda kalmıştır. Küresel anlayışın, Yeni Dünya Düzeni ve BOP parametreleri kapsamında Türkiye’de yeni perspektiflerin vücut bulmasına imkân sağlayacak darbe girişimine çok önceden tedbir alınamaması acaba yeni bir yanılgının sonucu mu?
Bir arada yaşama kültürümüze zarar vermesi ve başarılı olunması durumunda yeni çatışma ortamına neden olması kuvvetle muhtemel olan 15 Temmuz kanlı darbe kalkışmasından sonra AK Parti, popülist bir anlayışla “gece nöbeti” adı altında millet kavramını ön plana çıkararak özde politik meşruiyetinin belirleyiciliğini daha da sağlam bir zemine taşımaya kalkışması muhalefetin alternatif çözüm önerileri ortaya koyamamasının bir sonucudur. Son yaşanan olaylar bağlamında, birlikte var olabilmek için meydanlarda sabahlamak yerine, sorunların çözümüne yoğunlaşmak artık TBMM’nin en önemli görev anlayışı olması gerekir.
Hâlâ meydanlarda sürdürülen “Millet nöbetleri”, Joseph Ernest Renan’ın yıllar önce Sorbonne konferansında “Millet nedir?” sorusuna verdiği “meydandaki plebisit” cevabı, Türkiye’de darbe kalkışmasına karşı Milletin ortak birlikte var olma ruhunu ortaya koyan anlayışla örtüşmektedir. Bundan böyle, Milleti her gece meydanlara doldurma istek ve gerekliliği ise konunun “meydan plebisiti”nden çıkıp sofistike bir muhakeme tarzının ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Darbe kalkışması ile ortaya çıkan birlik ve beraberlik anlayışının korunabilmesi adına, TBMM’de kangrenleşmeye yüz tutmuş düzenlemelerin ve köklü çözümlerin bir an önce hayata geçirilmesi kaçınılmazdır.
Bu arada, Türkiye’yi küresel ölçekli sorunlar girdabının içerisine sokmak için hamleler başlatması beklenen Gülen hareketine karşı şimdiden hazırlıklı olmasında büyük fayda mülahaza etmekteyiz.