Eskiden köle denildiği zaman hürriyetini yitirmiş ve efendisinin emrinde çalışan insan gelirdi akla. Çeşitli sebeplerle köle olanlar efendilerinin verdikleri birkaç parça eşya ve yiyecek ile bağda bahçede ya da evde ölesiye çalıştırılırdı. Eski çağlara dek uzanan kölelik sistemi pek çok kavmin hüküm sürdüğü yerlerde acımasızca işletilmiş ve birçok medeniyet kölelerin alın terleri ve kanları üzerine kurulmuştu.
Günümüzde gelişmiş denilen ülkelerin mazilerine baktığımız zaman özellikle “Kara Kıta” Afrika’dan gemilerle zincire bağlanmış olarak getirilen kölelerin varlığını görürüz. Şu anda ulaştıkları medeniyet ve gelişmişliğin işte o “Kunta Kinte” diye hakir görülen siyahi insanlar sayesinde olduğu, emeklerinin sömürülerek bugünlere gelindiği bilinen bir şeydir aslında.
İnsanlık dışı davranışların sergilendiği köle ticaretinden zengin olanlar bir yana köleleri satın alıp vahşice çalıştıranların ve kölelerin kan – ter damlaları üzerine inşa edilen bir medeniyettir Batı medeniyeti. Yüzyıllarca insan bile sayılmayan “Kara Kıta”nın evlatları günümüzde insan statüsüne kavuşmuş olsalar da ikinci sınıf olmaktan hâlâ kurtulabilmiş değillerdir.
Zamanla bakım ve beslenme giderleri nedeniyle köleler efendilerine külfet olmaya başlar. Özgürlük istemeleri de sürekli baş ağrıtan bir husustur. İnsan hakları konusu da dünya gündemine girmeye başlayınca özgürlük daha bir anlamlı ve de hassas bir konu oluverir insanlar için. Efendiler de kendilerince akıllıca bir yol izleyerek köleleri hürriyetlerine kavuşturuverirler. Köleler artık özgürdürler özgür olmalarına da şimdi ne olacaktı? Öyle ya kuşaklar boyu efendilerinin ellerine tutuşturdukları bir parça ekmek ve yatabildikleri kırık dökük de olsa bir yatakları vardı önceden ama şimdi özgür olmalarına rağmen bunlara sahip değillerdi. Ne giyecekleri, ne yiyecekleri ne de barınacakları bir yerleri vardı. Karınlarını doyurmak ve barınmak için çalışmaları gerekiyordu ama nerede, nasıl?
Teknoloji devrimi imdatlarına yetişmişti. Hızla gelişen teknoloji ve üretim kölelikten kurtulanlar için iş kapısı oluvermişti bir anda. Daha sonra kapitali yani gücü elinde tutanların sunduğu imkânlar vesilesiyle geçmişin köleleri yeni bir kimliğe kavuşuverdiler. Artık onlara köle değil işçi diyorlardı. İşçi payesini almak da onları arzu ettikleri imkânlara kavuşturmamıştı. Hakları yine gasp ediliyor, sürekli çalışmalarına rağmen emeklerinin karşılığını tam manasıyla alamıyorlardı. Çok geçmeden işçiler de mücadeleye başladılar ve bir hayli uğraştıktan sonra bazı haklara kavuştular.
Şimdi bazı haklara ve insanca yaşayabilmelerini sağlayacak maddi bir gelire sahiptiler artık. Alın terlerinin karşılığında maaşları vardı ve bu para ile belli bir zaman geçimlerini temin etmeleri isteniliyordu patronlar tarafından. Bir müddet rahatlığa kavuşmuşlardı kavuşmasına ama bu sefer de barınma, yiyecek, giyecek, sosyal etkinlikler vs. ile ilgili harcamaların artmasıyla alınan maaş yetmez olmuştu. Gelirin artması için ailede bir ferdin değil birkaç ferdin birden çalışmasının kapısı açıldı işverenler tarafından. Önce kadınlar daha sonra yetişkin olsun olmasın çocuklar iş hayatına atıldılar. Gerisi hepimizin malumu işte!
Ne kadar çalışırsanız çalışın hayatı insanca yaşayabileceğiniz bir gelir seviyesine ulaşamıyorsunuz. Kundaktaki bebek bile imkân olsa da çalıştırılsa yine de elde edilen gelirle arzu edilen bir yaşam standardına kavuşma şansı bulunmuyor ne yazık ki! Sistemi kuranlar öyle bir sistem inşa etmişler ki emeğinin karşılığını almak şöyle dursun insanca yaşayabilmek bile neredeyse imkânsız gibi!
Geçmişte bir kap yemek, bir kuru döşek için istekleri dışında köle yapılanlar, zamanla zoraki kölelikten gönüllü köleliğe geçmişler üstelik bunu bir lütuf olarak görüp daha fazla çalışmaya razı olmuşlardır. Cüzi bir ücret karşılığında ev, araba, faturalar, lüks tüketim alışkanlığı kazandırılan insanlar, adil paylaşım, insanca yaşam hakkı gibi en doğal insani değerlerden bile taviz verir hale gelmişlerdir.
Özgülüğüne kavuşmuş olan insan günümüzde; sabahın köründe kalkıp işine gitmek için yollara düşen, akşama kadar durmadan dinlenmeden çalışan, akşam yorgun evine dönen bir makineye dönüşmüştür. Her gün aynı tempoda çalışır ama eline geçen ücreti faturalara mı yatırsa, geçimi için mi kullansa, kirasını mı ödese diye bir türlü karar veremez işçi. Zira aldığı maaş tüm bu sayılanlara yetmemektedir.
Uzun yıllar çalışmasının karşılığında emekli olmayı ve bu sayede alacağı toplu parayla ev, araba vs. almayı hayal eder bir işçi. Gün gelir emekli olur ama eline geçen parayla hayal ettiğine yine de kavuşamaz. Zira hem hayalindeki evE, arabaya eline geçen para yetmemektedir hem de ihtiyaç duyulan şeylerin sayısı artmış ve ev, araba sıralamada gerilere düşmüştür.
Kısaca sistem işçiden, “sen işçisin işçi kal” düsturu mucibince özgür (!) köle olarak hayatına devam etmesini istemektedir.
Minik bir tebessüm
Horoz
İki fakir kendi aralarında konuşuyorlarmış. Biri diğerine sormuş:
* Arkadaş mesela senin iki araban olsa birini bana verir misin?
* Veririm elbette.
* Ya iki evin olsa birini bana verir misin?
* Tabii ki!
* İki horozun olsa birini bana verir misin peki?
* Hayır! Vermem.
* Aa! Peki, neden vermezsin?
* Horozum var da onun için…
İlgilisine notlar:
* “Yalnızca kültürlü insanlar öğrenmeyi sever, cahiller ders vermeyi tercih eder.” Edouard Le Berquier
* “Öyle puslu ki hava şeytan bile Müslüman mintanı giyiyor.” Kazım Karabekir Paşa
* Devasa çok katlı binalar, insanın kibrinin ne kadar büyük kendinin ise ne kadar küçük olduğunu gösteren birer aynadırlar.
* “Sizden birinin din kardeşi onun işinde, emrinde çalışırsa ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin, ona gücünün üstünde yük yüklemesin.” Hadisi Şerif (Buhari, İcâre, 10)