Arap Baharı denilen İslam dünyasındaki çözülmelerin
başladığı ilk günden bu yana daha fazla duymaya başladık “model ülke”
olduğumuzu. Ankara’ya göre Türkiye sahip olduğu kimi farklı değerler ile İslam
dünyasına öncülük etmek zorundaydı. Tarih bunu bizden istiyordu. Dolayısıyla bu
tarihsel bir zorunluluktu bizim için.
İşin aslına bakarsak bu durum büyük bir geçmişe sahip bizler
için ilk etapta hayli tatmin edici gelmişti. Tarih geri dönüyordu ve şimdi
yeniden başlıyordu beklediğimiz yükseliş. Ancak ufak bir nüansı gözden
kaçırıyorduk. Biz tarihimizde hiçbir zaman model ülke olma gibi böbürlenici bir
tavırla diğer toplumlar içerisinde bulunan kardeşlerimize yaklaşmamıştık.
Böyle bir tavrı biz hep Batı’da görmüştük ve
eleştirmiştik. Batı her zaman üstün medeniyet olarak, ilkel toplumlar olarak
gördüğü toplumları kendisine bir rol model sıfatı yükleyerek dönüştürmeye
çalışmıştı. Bu durum kimi zaman “Beyaz Adamın Sorumluluğu” kimi zaman da
demokrasi götürmek şeklinde ortaya çıkmıştı. Şimdi ise benzer bir pozisyon
içerisine biz düşmüştük.
Bu durumda hiç şüphe yoktu ki bu modellik anlayışı bizim
kendi başımıza kendi tarihimizden çıkarım yapabileceğimiz bir strateji değildi.
Uzun bir dönemdir içerisine girmeye can attığımız Batı yine kendi
geçmişlerinden alıntı yaparak bizden yararlanmak istiyordu. Bir Truva Atı
misali İslam dünyasının önemli bir dönemine merkezlik yapmış bu toprakların
hükümetini ılımlılaştırma amacıyla Müslüman ülkelere gönderiyordu.
Neredeyse hepimiz böyle bir ortaya çıkışın Adalet ve
Kalkınma Partisi hükümetiyle ortaya çıktığını zannederiz. Ancak tarih
sayfalarını biraz karıştırdığımız zaman görürüz ki bu durum daha da eskiye
dayanmaktadır. Mesela köprü ülke veya model ülke gibi önerileri Ecevit
döneminin Dışişleri Bakanı olan İsmail Cem’in yazı ve konuşmalarında da
rahatlıkla görebiliriz. Bu da bizi bu projenin daha eskilere dayandığı
konusunda ikna ediyor.
Biz 2002’den bu yana ülke olarak bu sefer gelen iktidarın
arzu ettiğimiz gibi tarih sahnesinde Müslümanların hak ettiği konuma
yükselmeleri için ellerinden geleni yaptığını zannederken, meğer durum hiç de
öyle değilmiş. Bağımsız ve adil bir dış politika takip etme arzumuz bir
palavraymış. Biz aynen eskiden olduğumuz gibi var olan bağımlılık yüzünden
başkalarının büyük oyunlarına hizmet eder durumdaymışız. Yani siyasal istikrar
toplumsal ve bölgesel istikrar getirmiyormuş.
Hepsi bir yana Türkiye’nin bugün düşürüldüğü ortam
ortadayken hâlâ model ülkeyiz diyenleri anlamak gerçekten çok zor. Biz hangi
yönden modeliz Toplumun belirli kesimlerinin iktidarı ele geçirerek önceki
iktidar sahiplerini alaşağı ettiği ve sürekli toplumsal çatışmalara neden olan
demokrasimiz ile mi, hâlâ insanlarımızın kendi hayatlarını özgürce idame
ettiremediği insan haklarımızla mı, yoksa Batı taklitçiliği için kendi
kardeşlerimizle aramızı açmamıza neden olan seküler İslam anlayışımız ile mi
modeliz
Biz hâlâ kendimizi model ülke zannetmeye devam edelim.
Bugün Ortadoğu’daki İslam dünyasından “Türkiye bize model ülke olamaz”
tepkileri hiç olmadığı kadar artmaya başladı. Ne yanımızda olduklarını
sandığımız otoriter ülkeler ne de bugün karşı cephede yer alan Türkiye karşıtı
ülkeler Türkiye modelini kolay kolay benimsemeyeceklerdir. Bugün Arap
Baharı’ndan çıkan, devrim yaptığını zanneden Mısır bile İran ile yakınlaşma
yoluna giderken, bizim Bulgaristan hariç sorunsuz bir komşumuz kalmadı. Yani
her geçen gün model ülkeden ex-model ülke konumuna geçmekteyiz.
Burada yaptığımız temel hatayı tespit edecek olursak,
ABD’nin bölgedeki işgallerini meşru göstermek için kullandığı değer ve normlar
ile o ülkeleri ikna etmeye çalışmamız en büyük stratejik hatamız olduğu
söylenebilir. Bölgedeki birçok ülke artık demokrasi, insan hakları, laiklik
gibi mefhumları duymak bile istemiyor. Çünkü bu ülkelerde bu tarz kavramların
içerisi çoktan boşaltılmış durumda. Aynı değerlerle oralara gitmek Türkiye’yi
iticileştiriyor.
Peki, bu noktada yapmamız gereken nedir Türkiye mademki
bütün Türk-İslam coğrafyası ile eşitlik içerisinde ortak bir gelecek inşa etmek
istiyor, bu doğrultuda yapılması gereken ilk şey ortak bir değerler ve normlar
zeminini inşa etmektir. Artık Batılı değerlerin bu bölgede tutunması çok zor. Bu
doğrultuda kendi ahlâki değer ve önceliklerimize göre bizi kendimize getirecek
bir literatür oluşturmak, aynı değerleri savunan bütün bu coğrafyayı ve
toplumları bir araya getirerek bizi biz yapacaktır.