“Beşar Esad üç günde devrilecek” dediler. “Üç vakte kalmaz Emevî Camii’nde Cuma namazını kılarız” dediler. Güllük gülistanlık yeni bir Suriye kurulacak sandılar. Yeni Suriye, dillerinden düşürmedikleri o Yeni Türkiye’ye bağlanacak diye inandılar.
Lâkin ortada ne Suriye kaldı, ne Bîlâd-ı Şam toprakları, ne de namaz kılacakları Emevî Camii. Dört yılın sonunda Suriye harabeye döndü. Yüzbinlerce masumun kanına girildi, nüfusunun yarısından çoğuna denk gelen milyonlarca mazlum evinden ve yurdundan oldu. Suriye’nin geçmişi ve geleceği el birliğiyle karartıldı.
Bütün bunların ardından kendilerine İslam ülkeleri diyen milletlerin hiçbir yöneticisi de çıkıp “Allah aşkına artık yeter” diye feryat etmiyor. Bir Allah’ın kulu da çıkıp hem Baas rejimine, hem de muhaliflere “şartsız ve koşulsuz, derhal ateşkes” çağrısı yapmıyor. Herkes küçük hesaplar peşinde, herkes kendi gemisini yürütmenin derdinde.
Doğrusu Beşar Esad yönetimiyle 8 yıl kardeş gibi geçinen, ortak Bakanlar Kurulu toplantıları düzenleyen, hatta Esat ailesiyle birlikte tatillere çıkan Tayyip Erdoğan yönetimindeki Türk tarafı, sürecin başından beri Suriye’ye bir kez olsun suhuletle yaklaşamadı. Tarafların hepsine ateşkes çağrısı yapmak ve iç savaşı durdurmak yerine, başından beri Esad’ın mutlaka devrilmesi gerektiğini tekrarlayıp durdu. Esat’ın olduğu masaya bile oturulmaması gerektiği şeklinde çağrılar yapıldı. Çatışmaların ilk günlerinde Suriye’ye giden ve 4 yıldır daima sağduyu çağrısı yapan Saadet Partililer dahi, niyetin sadece şimdilerdeki daha büyük felaketlerin önüne geçmek olduğunu en iyi bilmesi gereken AKP muhipleri tarafından, “Esetçi” olarak yaftalandı. Erdoğan’ın kontrolündeki Türk Dışişleri başından beri Batı’nın yalanlarına kandı. İşte bugün bile iç savaşı üç yıl daha uzatmaktan başka hiçbir şey sağlamayacak olan “eğit-donat-ölüme yolla” anlaşmaları imzalanarak, Amerikan yalanlarının peşinden koşulmaya devam edildi.
Bölgenin bir diğer Müslüman ülkesi İran’ın da Suriye yangınını harlamakta üstüne yok. Hatta İran çatışma bölgelerinde bizzat savaşarak Türkiye’nin Suriye politikasına neredeyse rahmet okuttu. Aslına bakarsanız reel politiğin dik âlâsını İran yaptı. Tayyip Erdoğan’ın dilinden düşürmediği “kazan kazan” politikasını İran başarıyla(!) uyguladı. Rusya ve Çin gibi küresel aktörleri devreye sokarak kendi küçük hesaplarını bir bir gerçekleştirdi.
Diğer İslam ülkelerinin durumu daha da ibretlik. Suudi Arabistan, en büyük Arap ülkesi olan Mısır’ın meşrû Cumhurbaşkanı Muhammed Mursî’yi deviren cuntacılara finansörlük yaptı. Esma Biltâci gibi binlerce masumun kanına giren, Mursî ve İhvan yöneticileri hakkında idam kararı veren darbecilerin sırtını sıvazladı. Bütün bu ateşin ve bütün bu bedbaht yöneticilerin ortasında kalan Suriyeli garip gurebâya ise, ya türlü perişanlıkları göze alıp evini ve yurdunu terk etmek, ya da harabe haline gelmiş şehrinden çıkamayıp usul usul ölümü beklemek düştü.
Gelelim Yemen ve Mısır’a;
Suriye’deki iç savaşı büyütmek için elinden geleni yapan Suudi Arabistan, Yemen’deki iç savaşı bastırmak içinse aylardır durmaksızın bomba yağdırdı, yağdırmaya da devam ediyor.
Geçtiğimiz hafta bu bombalardan birkaçı da başkent Sana’da bulunan tarihi Bâb El Yemen semtine düştü. Saldırıda beş sivil hayatını kaybetti. 2500 yıllık görkemli Yemen evleri harabe haline geldi. Hâlbuki bizim anlı şanlı muhafazakârlar yakın zamana kadar o evlerin önünde hatıra resimleri çektirmeyi pek severlerdi. Bâb El Yemen’in tarihi çarşısına otantik geziler düzenler, Suudi kraliyet ailesinin Amerikan yanlısı politikalarını eleştirmeyi marifet sayarlardı.
Lâkin şimdilerde aynı muhafazakârlar, “yaşasın kral” naraları atıyorlar. Tıpkı Bağdat’ın, Basra’nın ve Şam’ın olduğu gibi, Sana’nın da yerle bir edilmesi için âdeta alkış tutuyorlar.
Mısır’da da durum farklı değil. Bu kafası karışık muhafazakârlar bir yandan darbeci diktatöre sözüm ona meydan okuyorlar, bir yandan da darbecilerin finansörü olan Suudi kraliyet ailesine güzellemeler çekiyorlar. Tabii böyle olunca darbecilere meydan okumalarının da iç politikaya malzeme yapmaktan öte hiçbir anlam taşımamasını sağlıyorlar.
Oysa yapılması gerekenler belli. Bu topraklardaki bin yıllık misyonumuz gereği bütün bu İslam ülkelerinin ağabeyi biziz. Bu coğrafya bizim evimiz. Bin yıldır buradayız, Allah’ın izniyle kıyamet sabahına kadar da burada yaşamaya devam edeceğiz. Aynı coğrafyayı paylaştığımız kardeşler arasında anlaşmazlıklar çıktığında, şiddetin ve nefretin dilini asla kullanamayız. Anlaşmazlıkların çözümünün sadece ve sadece İslam kardeşliğinde, diyalogda ve istişarede olduğunu haykırmalıyız. Tutuşturulan yangınlara ateş değil, su taşımalıyız. Bütün bunları yapabilmek için de Batılıların yalanlarına kanmak yerine, cennetmekân Erbakan Hocamızın önderliğinde İslam Birliği’nin nüvesini oluşturmak için kurulan D-8’i çalıştırmak zorundayız. Yoksa hangi tedbiri alırsak alalım günü gelince bu yangınların bizim ocağımıza da sıçraması kaçınılmazdır. Sonra o günler geldiğinde bize yardım eden de bulunmaz ve
Allah muhafaza hepimiz hüsrana uğrayanlardan oluruz!
Ne notası bu, müzik notası mı
4 Temmuz 2003’te Süleymaniye’deki Türk askeri karakoluna düzenlenen Amerikan saldırısını hatırlar mısınız Hani şu tam da Amerika’nın kurtuluş günü düzenlenen, 11 seçkin subayımızın kafasına çuval geçirilerek günlerce sorgulandığı ve rehin tutulduğu saldırıyı
Hafızanızı tazeleyin, o günlerde muhalefet liderleri tarafından, “hiç olmazsa Amerika’ya nota verelim” şeklinde telkinlerde bulunulan dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan nota vermek yerine, “ne notası veriyorsun müzik notası mı!” şeklinde karşılık vererek muhalefeti azarlamıştı. Bereket versin sonraları bir televizyon kahramanı ekranlardan fırladı da, başlarına çuval geçirilen askerlerimizin intikamı sinema sahnelerinde alınarak milli onurumuz kurtarıldı(!)
Hiç unutmam 2005 yılında da bir bakliyat firması gurbetçi bir ailenin Türkiye’ye yolculuğunu konu alan reklâm filmi çekmişti de, o filmde Bulgar polisinin rüşvetçiliğine atıf yapılmıştı. Tabii Bulgar hükümeti derhal duruma müdahale etmiş ve ülkemize nota vererek reklâm filminin yayından kaldırılmasını sağlamıştı.
Geçtiğimiz gün medyada yer alan haberlerde Rusya’dan da bir nota yediğimizi öğrenince, aklıma geçmişteki bu iki olay geldi.
Son olayda da Rus hükümetinin iddiasına göre evden kaçan 19 yaşındaki bir Rus vatandaşı, Türkiye üzerinden IŞİD’in kontrolündeki topraklara geçmiş de, bunun üzerine Rusya hükümeti de üzerimize düşeni yapmadığımız iddiasıyla ülkemize nota vermiş.
Demek ki neymiş
Bağımsız ülkeler arasındaki diplomaside taraflardan biri diğerine, son derece basit sebeplerden ötürü bile olsa kolaylıkla nota verebiliyormuş.
Demek ki neymiş
Askerimizin başına çuval geçirilmesi ve günlerce sorgulanarak rehin tutulması gibi, normal şartlarda savaş sebebi dahi sayılabilecek olaylar, “müzik notası mı verelim” şeklinde gayrı ciddi sözlerle geçiştirilmemeliymiş.
Hayır bu Amerikalıların sağı solu belli olmaz. Bu ahlâksız zalimler stratejik ortak falan dinlemez. Bu terbiye edilmemiş filler züccaciye dükkânından anlamaz. Yarın öbür gün Allah muhafaza çuval olayının bir benzerini yaparlarsa, yine elimiz kolumuz bağlı seyretmek zorunda kalmayalım. Hiç olmazsa kudretli Cumhurbaşkanımızın emriyle şöyle okkalı bir nota verelim diye söylüyorum hepsi bu.