Son dönemde basında üst üste yer almaya başlayan haberler, Suriye krizinde şehir savaşlarının daha da şiddetleneceğini gösteriyor. Bölgeye taraflarca yapılan yığınaklar, farklı muhalif gruplar arasında uzlaştırma arayışları, bir takım nokta suikastlar ve arka plandaki global güçlerin kendi aralarındaki “mutabakat arayışları”, bizleri bir kez daha Suriye özelinde yürütülen vekaleten savaşa götürüyor.

Bu bağlamda, İran’ın Hizbullah başta olmak üzere Şii gruplar üzerinden Esad rejiminin düşmesi ya da Şam’dan çekilmek zorunda kalması durumunda bu ülkedeki çıkarlarını korumak için milis ağları kurmaya başladığına yönelik haberler, beklenen etkisini fazlasıyla göstermiş durumda...

Nitekim, Moskova’da gerçekleştirdiği basın toplantısında; “Bu haberler, dünya kamuoyunu yanıltmak amacını taşıyor. Bize karşı çeşitli suçlamalar yöneltildi ve hepsi temelsiz.” ifadelerini kullanan İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi, “Suriyeli olmayan paralı askerleri, hükümete karşı savaş için Suriye’ye gönderilince, kimse hiçbir şey söylemiyor. Suriye’deki durum istemedikleri yönde değişmeye başlayınca da her türlü asılsız ve temelsiz suçlamalar uydurmaya başlıyorlar.” açıklamasını yaptı.

Bakan’ın, Suriye’nin silahlı muhalefete karşı koyabilecek yeterince büyük ve yetenekli orduya sahip olduğunu ifade etmesi de oldukça dikkat çekiciydi.

Eğer gerçekten böyle olmuş olsaydı, en azından iddialar ve İran’ın Suriye bağlamında çektiği bir kırmızı çizgi olmazdı. Dolayısıyla Suriye’deki durum, Salihi’nin açıklamasının çok ötesinde...

Yukarıda da kısmen değindik, Suriye’de rejim ve muhalif güçler açısından tam bir kilitlenme söz konusu. Üçüncü yılına giren iç savaşta taraflar birbirine üstünlük sağlayabilmiş değil. Esad açısından halen rejimin ayakta kalması muhalefetin ve onları destekleyen ittifakın bir zayıflığı olarak ortaya konulurken; diğer taraftan, bu güçleri bertaraf edememiş olması da işin farklı bir boyutuna işaret ediyor.

Siyasi çözüm noktasında da bir mesafe kat edilemiyor olması, krizin içeride çok daha keskin çatışmalarla bir sonuca vardırılacağı iddialarını pekiştiriyor. Özellikle ABD’nin, başını Rusya ve İran’ın çektiği “Direnç Cephesi” karşısında düştüğü durum, Obama yönetimini tekrar diplomasiye ve siyasi çözüm arayışlarına itmiş gibi gözükse de; diğer taraftan, İsrail’le yürüttüğü çalışmalar ve bölgede Körfez ağırlıklı müttefikleri ile uygulamaya koyduğu yeni plan, çok daha farklı gelişmeleri gösteriyor.

Bu arada, Ankara’nın süreçten pasifize edilmeye çalışılması ve kontrolü dışındaki başka muhalif unsurlar üzerinden krizin daha da şiddetlendirilmesi gayretleri de oldukça dikkat çekici.

Son olarak PYD’nin silahlı kanadı YPG ile ÖSO arasındaki anlaşma, burada içerdiği kafa karıştırıcı maddeler kadar, Türkiye’nin bu unsur üzerindeki etkisini de tartışmaya açmış durumda. Bir diğer ifadeyle, Kuzey Suriye’deki oldu bitti karşısında ön plana çıkan ÖSO üzerindeki Türkiye etkisi artık zayıflamaya başlamış gibi görünüyor. (Eğer bu anlaşma Ankara’nın bilgisi dahilinde değil ise. Bilgisi dahilindeyse, o zaman Kuzey Suriye ve Esad sonrasına yönelik çok daha farklı gelişmeler var demektir ki, bu da Ankara-Washington hattında bir takım yeni mutabakatlara işaret eder.)

Türkiye boyutundaki belirsizliğin kendisi bile, aslında İran açısından başlı başına endişe verici bir durum...

Dolayısıyla, Tahran’ın Suriye’de 50 bine yakın milisi desteklediğine dair iddialarla birlikte eş zamanlı olarak gündeme düşen bin Hizbullah militanının muhaliflerle savaşmak üzere Suriye’ye geçtiğine yönelik  haberler, sürecin kendisiyle bire bir örtüşüyor. Ayrıca, İran’ın Lübnan’daki İmar Kurumu Başkanı General Hisam Hoşnevis’in Şam’dan Beyrut’a giderken öldürülmüş olması da, Hoşnevis’in “uzmanlık” boyutu itibarıyla resmi büyük ölçüde tamamlıyor.

Tüm bu gelişmeler bize İran’ın kırmızı çizgisi konumunda bulunan, ulusal güvenliği ve bölgesel çıkarları açısından hayati bir yere sahip olan Suriye’de, Esadlı ya da Esadsız olarak mücadeleye devam edeceğini gösteriyor. Bir diğer ifadeyle İran, kendisini kuşatmaya yönelik hamlelere karşı bir sınır ötesi savunma stratejisi izliyor; aynen Lübnan, Irak ve Afganistan örneklerinde olduğu üzere...

Burada İran açısından Irak başarılı bir deneyim ve uygulama alanı olarak karşımıza çıkıyor. Saddam’ı işgal öncesi şehir savaşlarına ikna ettiği ileri sürülen Tahran’ın, Esad kuvvetlerinin bir kısmını “şehir savaşları” ve “gerilla savaşı” yöntemlerine göre eğittiği ve yeniden yapılandırdığı da iddialar arasında yer alıyor.

Nitekim, Obama yönetiminin önde gelen bir ismine atfen gündeme getirilen haberler de aslında bu kapıya çıkıyor. Bundan dolayı da Suriye’ye doğrudan girmeden, “dolaylı” bir şekilde sonuç almak istiyorlar. Ama, açıkçası bu da hiç kolay gözükmüyor. En azından “Irak Direniş Modeli” böyle söylüyor...