Yeni Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un eğitim ve özellikle de öğretmenler ve öğretmen yetiştirme ile ilgili sözleri beni uzun yıllar öncesine, 1970’li yılların başına götürdü. Tarım Bakanlığı’nda çalıştığım yıllarda akşam lisesini bitirmiş, ardından üniversiteye kaydımı yaptırmış bu arada bir de öğretmen okulunu dışarıdan bitirme düşüncesine kapılmıştım. Bu arzumu Ankara Atatürk Öğretmen Okulu’nu biterek gerçekleştirdim. Bu arada Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu son sınıfında iken memuriyetten ayrılarak Ankara’da gazeteciliğe başlamıştım. Büyük şehirde bunaldığım için mi yoksa o günlerde öğretmenliği ideal bir meslek görüyor olduğum için mi bilmiyorum, öğretmen okulu (lisesi) diplomam ile Milli Eğitim Bakanlığı’na öğretmen olmak için müracaat ettim, Ankara’ya yaklaşık 50 kilometre uzaklıkta bir köye tayinim çıktı. Öğretmenliğe başladım. Mutlu idim ama diğer öğretmen arkadaşlar Ankara’da gazeteciliği bırakarak niçin bir köye öğretmen olarak geldiğimi anlamakta güçlük çektiler.

Okul müdürü ilk defa öğretmenliğe başladığım için boş olan 4. sınıfı verdi. Doğrusu birinci sınıf vermiş olsaydı sıkıntı çekeceğimi biliyordum. İlk işim girdiğim sınıftaki öğrencileri tanımak adına bir seviye tespiti sınavı yaptım. Sınav kâğıtlarını okuduğumda 4 öğrencimin okuma yazma bilmediğini gördüm. Çünkü o yıllarda 4. sınıfa kadar sınıfta kalma yoktu. Öğretmenler de sanıyorum bundan dolay bu 4 çocuğu okuma yazma bilmeden 4. sınıfa getirmişlerdi. Seviye tespit sınavım benim için öğretmenlikte ilk şok oldu. Ardından yeni şoklar geldi. Öğretmen okulunu dışarıdan bitirmiş, diplomamı almıştım ama öğretmenlik başka özellikler de istiyormuş. Bunu mesleğe başladıktan, öğretmen okulu mezunu öğretmen arkadaşlarımı görüp dinledikçe öğrenmeye başladım. Hatta birinci ve ikinci sınıf öğretmenlerinden zaman zaman izin isteyerek derslerine girdim, onların ders verişlerini örnek almaya çalıştım. Böylece o ders yılı geride kaldı, okuma yazma bilmeyen öğrencilerin de gayreti ile onlarla özel olarak ilgilenerek okuma yazma öğrenmelerini sağladım. Ama fazla da bir şey istemedim ve ertesi yıl onları mezun ettim.

Daha sonra tayinim Ankara’nın içine çıktı. Orada da okul müdürü ikinci sınıfa verdi. Öğrencilerimle anlaşmış, öğretmenlik de iyi gidiyordu. Öğretmen olmak için bıraktığım gazetecilikle de ilgilenme imkânı buldum. Ne var ki, bir ay kadar sonra okul müdürü beni ikinci sınıftan alıp 5. sınıfa verdi. İtirazlarım bir sonuç vermedi. Çünkü beşinci sınıfın öğretmeninden veliler şikâyetçi olmuş, bunun sonucu olarak bu iş bana kalmış. O sene bu öğrencilerimi de mezun ettim. Ertesi sene birinci sınıfa verildim. Beşinci sınıf mezun eden birinci sınıfa verilirmiş.

Birinci sınıf öğretmenliğinin zorluğunu o zaman anladım. Çocukların dikkatinin dağıldığında yeniden toplayacak özelliklere sahip değildim. Ama öğretmen okulu mezunu öğretmenler bu özelliğe sahiptiler. Bir müzik aleti çalabiliyor, okul şarkılarının çoğunu biliyor, fıkralar anlatıyor, öğrencileri yeniden derse döndürüyorlardı. Bu konuda eksikliğimi görerek okul müdürüne çıktım, hiç olmazsa ikinci sınıfa vermesini rica ettim. Ama bunda muvaffak olamadım. Bir süre daha birinci sınıfa devam ettikten sonra okul müdürüne tekrar rica ettim ama olmadı. Çocukların seviyesine inmekte güçlük çektiğimi, çocukların geleceğine zarar verebileceğimi söyledim ama olmadı. Sonuç olarak öğretmenlikten istifa ettim.

Bunları hatırlamama Milli Eğitim Bakanı Selçuk’un öğretmen yetiştirmede öğretmen okulları eğitimine benzer bir yola girileceğini söylemesi sebep oldu. O sistem yeniden kısa zamanda hayata geçirilebilir mi bilmem ama öğretmenlik eğitiminin liseden başlayıp devam etmesi çok önemli. İsteyenler sınıf öğretmenliğini tercih eder, isteyen orta öğretimde öğretmenliği. Sonuçta öğretmenlik formasyonunu tam olarak kazanmış olurlar.