Modern yaklaşımlara göre eğitim, birey ve toplumun alacağı karakteri belirleyen kasıtlı bir süreci ifade eder. Eğitimin, girdileri ve çıktıları ile mekanik bir düzenek olarak kurgulanması, bahsi olunan sistemin bir unsuru olarak dünyaya gözünü açmış bizler için zorunlu bir gereklilik olarak kabul görmüştür. Bu kabulden yola çıkarak girişilen tartışmaların bizi sıhhatli bir noktaya taşıyacağından emin değilim. Öyle ki eğitim politikaları üzerinden yürüyen güncel tartışmaların, sistem eleştirilerinin kendini tekrar eden bir vaziyette seyretmesi iyi niyetli kimi çabalara rağmen yeteri kadar can sıkıcı.

Dünya’nın iki yüz yılı aşkındır yaşadığı siyasî, iktisadî, sosyolojik serüven içinde en önemli manivela görevini üstlenen modern eğitim, insana kendini bildiren/bulduran klâsik terbiye usullerinden uzak; Mustafa Gündüz hocanın tespiti ile “feodal toplum, devlet/siyaset düzeninin Sanayi Devrimi, şehirleşme ve kapitalist iktisadî zihniyetle çöküşü sonrasında oluşan yeni hayatın zorunlu bir ihtiyacı olarak ortaya çıkmıştır. “ (Maariften Eğitime, Mustafa Gündüz, 2016, Doğubatı Yayınları, s.61) Bu zorunluluk dikkate alındığında modern eğitimden beklenenin bir sistem olarak “yeni hayat” ın gereksinimlerine hizmetten ibaret olduğu anlaşılabilir.

Mustafa Gündüz hoca, modern eğitim düşüncesinin derin köklerine ilişkin ise şunları söyler: “Bu büyük ölçüde Antik Yunan ve Roma deneyimleri ile Hıristiyan ve Yahudi birikimi üzerine şekillenen bir binadır. Bu birikim, Ortaçağ sonlarında Hümanizm, Rönesans ve Reform Hareketleri sonrasında değişmiş, Sanayi Devrimi ve Aydınlanma ile birlikte yepyeni boyutlar kazanmıştır. Modern toplum ve devletin ortaya çıkışında eğitimin önem ve etkisini tartışmamak meseleyi tam olarak kavramayı zorlaştırır. Bu toplumda ortaya çıkan ve bugün bütün dünyada cari olan eğitim, 18. yüzyılda egemen hale gelen Batı burjuvazisinin meşruiyet araçlarından biridir. Sadece meşruiyet değil aynı zamanda varlığını ve çıkarlarını sürekli kılmanın önemli bir mekanizması olarak tanzim edilmiştir.”

Modern eğitim hususunda dikkat çeken diğer bir nokta ise eğitimin zorunlu olmasıdır. Batı düşüncesinin öngördüğü özgürlük anlayışı bağlamında bir çelişkiyi de barındıran “zorunlu eğitim” fikrinin insan fıtratına uygunluğu son derece tartışmalıdır. Geliştirilen modern yaklaşımların hayvanlar üzerinde yapılan deneylerden ilham alınarak varılan hükümlere dayandığı dikkate alınırsa temel arıza da fark edilebilir aslında. İnsanı, varlıklar içindeki şerefli yerinden koparıp, kendisi dışındakilere hükmetmesi gereken zorba bir varlık olarak tanımlayan modern eğitim kuramları, içinden çıkılmaz bir girdaba sürükledi insanlığı.

Kitlesel eğitim bilhassa ulus devlet anlayışına paralel olarak esas kabul edilmiştir. Bu kabul, yaratılış itibari ile birbirine benzemeyen, biricik kabiliyetlerin aynılaştırılmasına sebep olmuştur. Kendini bilen/bulan insan yerine tek tip, sorunsuz yurttaş üretme organizasyonu olan “okul” kitlelerin standart muamelelere maruz bırakıldığı yerin adı olmuştur.

Gelinen şu noktada Batı dünyasının dahi kendi içinde sorgulamaya başladığı modern eğitim sistemlerinin büsbütün ortaya çıkan insanî krizlerin temelini oluşturduğu açıkken; temel paradigmaları sorgulamayan, başarı denen putu gitgide abideleştiren, acımasız bir rekabeti körükleyen, insanların en verimli çağlarını test ve tost arasına sıkıştıran, hayattan uzak, akvaryum modelli, teknoloji soslu, insanî sıcaklıktan gitgide uzaklaşan, sözüm ona objektif eleklerde insafsızca insan israfına sebep olan bu sistem üzerinde palyatif düzenlemeler, formatlamalar bir çare olmayacak derdimize. Tüm bunları uzun ders saatlerinde değil de teneffüste öğrencileri ile çay içerken daha fazla mesafe aldığına inanan bir öğretmen olarak söylüyorum. Çok mu söylüyorum?