İnsanı insan yapan önemli ayrımlardan birisi insanın iradi bir varlık olmasıdır. İnsanın irade sahibi olması sorumlulukları da beraberinde getiriyor. İnsanın bu sorumlulukları yerine getirebilmesi elbette bazı meziyetlere ihtiyaç duyuyor. İşte insana verilen düşünebilme yeteneğini bu pencereden değerlendirmeliyiz. Bunun yanında insanın hür tercihlerde bulunabilmesi yine iradi varlık olmasının bir gereğidir.
Hem düşünceyi hem de hürriyeti peygamberlerin sünneti olarak görebiliriz. Örneğin Hz. İbrahim düşünerek ve düşünmeye sevk ederek kafasında oluşan sorulara cevaplar aramıştır. Kendi otoritesi için putları yani yerleşik inancı kalkan yapan Nemrut’un esaretinden insanları kurtarmak için gayret etmiştir. Hürriyet için putları sorgulamış ve sorgulatmak için çaba göstermiştir. O düşünceyi özgürlüğe doğru atılan bir adım olarak görmüş ve muhataplarını özgürleştirmek için düşünmelerini sağlamaya çalışmıştır.
Aynı şekilde Efendimizin Hira’ya şehrin gürültüsünden kaçmak için gittiğini düşünmek çok sağlıklı olmasa gerek. Oraya sakin bir zihin ve kalple düşünebilmek için gittiği muhakkak. Yaşadığı toplumda bir şeylerin yanlış gittiğini görebiliyor ve bununla ilgili zihni bir arayış içerisindeydi. Bunu o günkü toplumsal yapı içerisinde erdemliler hareketi gibi oluşumlara bizzat katılmasından da anlıyoruz. Ama bunun yeterli olmayacağının farkındaydı elbet. İlahi vahye muhatap olduktan sonra düşüncesine bu olgunlukta istikamet vermiştir. Bu amaçla Mekke ahalisini “atalarımızın dini” dedikleri esaretten kurtarmak için onların zihni konforlarını bozmaya çalışmıştır. Vahiydeki sürekli tekrarlanan “akletmez misiniz” hitabı bu açıdan önemlidir.
Buradan İslam coğrafyasının özelinde yaşanan temel krize değinmek istiyorum. Bu krizin sebebini özgürlüğün bir konfor, düşünmenin ise ayrıntı olarak görülmesinde arayabiliriz. Başta ifade ettiğimiz gibi insan, iradi bir varlık olmasından dolayı tercih etme imkânına sahiptir. İşte insanın bu tercih etme hakkını tam olarak kullanmasına izin vermezseniz iyiyi ve kötüyü ayırt etmek için düşünmeye ihtiyaç duymayacağından verili iyi veya kötüyü benimseyecektir. Bu da aslında zihni esaretin başladığı noktayı bize gösteriyor.
Düşünceye gücünü veren temel kavram hürriyettir. Bugün baktığımızda düşünceye dair üretimlerin kalitesi ile elde edilen toplumsal refahın özgürlüğün kıvamı ile bağlantılı olduğunu görebiliyoruz. Hürriyet ortamının tesis edilmesi zihni hareketliliği de beraberinde getirecektir. Bu zihni hareketlilik de eylemsel gücü ortaya çıkaracaktır. Bu şekilde toplumsal inkişaf için artık gerekli şartlar oluşmuştur.
Meseleyi tersten aldığımızda da hürriyete giden yolun taşlarını düşüncenin gücü döşemektedir. Nasıl ki özgürlük olmadan sağlıklı bir fikri zemin sağlanamazsa, düşünmeden de özgürlüğe kavuşmanın mümkün olmayacağının farkında olmamız gerekir. Düşünmeden özgürlüğü istemek fiili köleliği doğuracağı gibi özgürlüğün bahçesinde yeşermeyen düşünce de fikri kölelikle sonuçlanacaktır. Sonuç olarak hür iradenin ve düşünmenin birlikte eridiği potada insanın ontolojik gayesine ulaşırız. İnsan, omuzladığı sorumluluklarını ancak düşüncenin ve özgürlüğün bu diriltici ruhunda yerine getirebilir.