Şifahi kültürle yazılı kültürü aynı ayarda aynı incelikle kullanabilen kaç kişi kaldı aramızda. Kantarın topuzunu her iki şekilde de dengede tutamak başlı başına bir maharettir.

Konuşurken dil zihnin önüne geçmemeli.

Yazarken kalem kelama tabi olmalı.

Bugün konuşmak konudan bağımsız bir sözel etkinlik haline gelmiştir.

Şifahi olanın bir kültürü varken konuşmanın ne kültürü ne de imlasından bahsedilebilir bugün. Yazılı kültür öncesi zamanların sözel diline de aşina olmak gerekiyor.

Masallar, destanlar, ninniler, türküler, maniler, kargışlar, deyimler ve atasözleri bu şifahi kültürlerin ana unsurlarıdır.

Modern hayatın sözel dünyasında karşılığı olmayan şeylerdir bunlar.

Çünkü sohbet ve hasbıhal geleneğinin bitmesiyle birlikte “konuşmak” denilen eylem gürültü sağanağından kendini kurtaran söz parçacıklarının örgütlenmiş biçimine dönüşmüştür.

Herkesin anlattığı yazılanın ya da konuşulanın tekrarından ibaret.

Çok nadir de olsa yazılı kültürün kuşatmasını kırarak şifahi kültürün engin semasına açılanlar da var elbet.

Dursun Gürlek bu isimlerden sadece biri.

Hem gazetecilik hem de öğretmenlik yapmış bir isim olarak

Dursun Gürlek’in yazılı ve şifahi kültüre aynı anda hâkim olmasını her iki meslekteki maharetine de bağlayabiliriz.

Öğretmenliğin seslenen niteliği ile gazeteciliğin günübirlik zamanın tutanaklarına geçen yazınsal tarafı aynı noktada buluşmaktadır.

“Kırkambar” ve “Ayaklı Kütüphane” başlıklarıyla yazdığı dergi yazıları aynı şekilde söz ve yazı kültürünün izdivacına işaret etmektedir.

Kırkambar şayet birikim ve müktesebat demekse, ayaklı kütüphane de bu birikimin dilden dile intikalidir.

Dursun Gürlek sadece yazılı kültür-şifahi kültür düalizmini ortadan kaldırmakla kalmamış aynı zamanda Türk insanına kaybettiği elifbasını hatırlatmak için seferberlik başlatmıştır. O Osmanlı Türkçesi’nin günümüzdeki gönüllü elçisidir. Osmanlı mirasını bu yolla Cumhuriyet kuşağına aktarmak için ömrünü sarf etmiştir.

Her gittiği ortamda mutlaka okuma ve kitap vurgusu yapmakla kalmaz kendi okurluğunu yazarlığının üzerine yerleştirir.

Okuryazar olmanın cepten yemekten değil, okuyup yazmaktan geçtiğini her fırsatta vurgular. Sabitesini ve muhkem duruşunu bilgisinden değil bilgeliğinden alır.

Duruşu, oturuşu ve konuşması arasında bir uyumsuzluk göremezsiniz.

Eğri oturup kendini doğru konuşmaya zorlayanlardan değildir.

Konuşması da doğru bir satıh üzere oturur.

Oturmuş fikirleri vardır, oturmuş kanaatleri ve de duyguları.

İstanbul efendisidir ve nükteyi sohbetin en ince yerinden sükûtu üzmeden çekip çıkarır.

Bu sohbetler kimi zaman bir çınarın altıdır kimi zaman kendi gök kubbemizin gönül kubbemizle buluştuğu noktadadır.

O bir kültür araştırıcısı ve medeniyet inşacısıdır; ama daha önemlisi ‘gönüller kaynaştırıcısı’,

‘kalp onarıcısı’ ve ‘yürek yordamcısı’dır.

Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi 7. Edebiyat Mevsimi, Edebiyat Üstün Hizmet Ödülü kapsamında Dursun Gürlek’i bir kez daha hatırladı ve daha geniş ve yüksek bir hafızayla hatırlanması için onu bu ödüle layık gördü.

Tek başına Kültür Bakanlığı gibi çalışan böylesi şahsiyetlerin farkına varmak bir tür “devlet uyanıklığı” ve “kültürel teyakkuz” demektir.

Aydınımızın görünme sorunu yoktur, yetkili ve etkili zevatın görme problemi vardır.

Görmemek için gözlerini meşgul ederek çok tuzlu uykulara dalanlar var.

Halbuki çoktan Üsküdar’da sabah oldu.