Bir Hz. Peygamber‘in azatlısı Ebu Râfi‘ şöyle anlatıyor: Ben Hz. Abbas‘ın hizmetçisi idim. İslâm dini bulunduğum eve girmiş, Abbas‘la karısı Ümmü‘l Fadl Müslüman olmuştu.
Onlarla birlikte ben de Müslüman olmuştum. Hz. Abbas, kavminden korkuyor ve onlara aykırı harekette bulunmak hoşuna gitmiyordu ve bu yüzden de Müslümanlığını gizliyordu. Zengindi ve malı, ticaret yaptığı için kavmi arasında dağılmış durumdaydı.
Ebu Leheb Bedir savaşına gitmeyerek yerine Hişam bin Muğîre‘yi göndermişti. Kureyş‘ten bir kişi savaşa gitmediğinde yerine bir başka kişiyi gönderirdi. Kureyşlilerin Bedir‘de mağlup ve tarumar oldukları haberi geldiğinde Allah Teâlâ, Ebu Leheb‘i rezil etti ve o üzüntüsünden ölüm derecesine geldi. Bizse içimizden büyük bir sevinç hissettik.
Ben bünye bakımından zayıf bir kişiydim. Zemzem hücrelerinden birinde ok yontuyordum. Allah‘a yemin ederim ki haberin geldiği gün Ümmü‘l-Fadl da orada bulunduğu halde yine o hücrede ok yontuyordum. Gelen haber bizi çok sevindirmişti. O sırada Ebu Leheb karşıdan çıkageldi. Ayaklarını sürüyerek öfkeli ve üzgün bir şekilde yürüyordu. Bulunduğumuz hücrenin yanına geldiğinde onun duvarının dibine oturdu; sırtı benim sırtıma dönüktü.
Bu sırada halk: "Ebu Süfyan bin Hâris bin Abdilmuttalib geliyor" dediler. Ebu Leheb onu yanına çağırarak: "Ey yeğenim! Anlat bakalım ne haberler getirdin?" dedi. Ebu Süfyan b. Haris gelip amcası Ebu Leheb‘in yanına oturdu. Halksa ayakta duruyorlardı. Ebu Leheb: "Ey yeğenim! Durum nasıl? Bana haber ver!" dedi.
Ebu Süfyan da şunları söyledi: "Allah‘a yemin ederim ki biz onlarla karşılaştığımız ilk anda sırtımızı kendilerine çevirdik. Onlar bizi diledikleri şekilde öldürüyorlar ve diledikleri şekilde esir ediyorlardı. Ancak ben bu konuda halkı (bizimkileri) kınamıyorum. Çünkü biz doru atlara binip bembeyaz elbiseler giymiş bazı kimselerin yer ile gök arasında durduklarını gördük. Allah‘a yemin ederim ki bunlar hiç bir şey bırakmıyorlar ve hiç kimse de kendilerine mukavemet edemiyordu". Dedi.
Bunun üzerine dayanamayarak hücrenin perdesini kaldırıp: "Allah‘a yemin ederim ki onlar meleklerdir" dedim. O zaman Ebu Leheb elini kaldırıp bütün kuvvetiyle bana bir tokat attı. Karşı koymak istedimse de çok güçsüz olduğumdan hiç bir şey yapamadım. Ebu Leheb beni kaldırıp sırtüstü yere vurdu. Sonra da göğsüme çıkarak bana vurmaya başladı. Bu durumu gören Ümmü‘l-Fadl hücrenin direklerinden birini yerinden sökerek, onunla üzerime çullanmış olan Ebu Leheb‘in kafasına vurdu. Ebu Leheb‘in başı fena halde yarıldı.
Sonra da: "Efendisi Abbas burada yoktur diye kölesine zulüm mü edeceksin?" dedi. Bunun üzerine Ebu Leheb perişan bir vaziyette kalkıp gitti. Allah‘a yemin ederim ki Ebu Leheb o günden sonra ancak yedi gün yaşadı. Allah Teâlâ ona adese denilen bir hastalığı musallat etti ve bu hastalık onu öldürdü. Ebu Leheb öldüğünde oğulları onun cesedini üç gün içerde bıraktılar; ona yaklaşmaya korkuyorlardı. Çünkü Kureyşliler onun ölümüne sebep olan hastalıktan, taundan kaçtıkları gibi kaçarlardı. Sonunda ceset çürüyüp kokmaya başladı.
Bunun üzerine bazı kişiler Ebu Leheb‘in oğullarına: "Azap olunasıcalar! Utanmıyor musunuz? Babanızın cesedi evde kokmaya başlamış ve siz hâlâ onu defnetmiyorsunuz" dediler. Onlar da bu hastalığa yakalanmaktan korktuklarını söylediler. O zaman adamın biri: "Bu konuda ben size yardımcı olurum" dedi. Onu yıkamadılar: fakat üzerine su döktüler. Ancak bunu da cesede yaklaşmaksızın uzaktan yaptılar. Sonra da cesedi Mekke‘nin üst taraflarında bir yere götürüp bir duvara dayadılar ve üzerine de taş yığdılar. [İkrime‘den...]
Müminler Uhud ve Hendek savaşlarında meleklerle desteklendi
Hz. Peygamber Uhud gününde Mus‘ab bin Umeyr‘e sancağını verdi. Mus‘ab şehid düştü. Onun suretinde bir melek sancağı aldı. Akşama doğru Hz. Peygamber: "Ey Mus‘ab! Gel" dedi.
Melek, Hz. Peygamber‘e dönerek: "Ben Mus‘ab değilim" deyince, Hz. Peygamber onun melek olduğunu ve imdada geldiğini anladı. [İbn Sa‘d]
Hz. Peygamber ve ashabı silahlarını çıkardılar. Cebrail, Resûlullah‘a geldi. Hz. Peygamber Cebrail‘i karşılamaya çıktı. Cebrail atının göğsüne dayanmıştı. Hz. Peygamber‘e: "Biz hâlâ silahlarımızı bırakmadık, kalk Benî Kureyza Yahudilerinin üzerine yürü" dedi.
Hz. Peygamber: "Arkadaşlarım yoruldu. Onlara bir kaç gün mühlet versek iyi olacak" dedi. Cebrail: "Hayır, kalk ve Beni Kureyza‘ya saldırıya geç, yemin ederim ki, atımı kalelerinin içine süreceğim" dedi. Sonra yanındaki meleklerle beraber yürüdüler. Atlarının, ensardan Benî Ğanem‘in sokaklarında çıkardıkları tozlar göklere yükseliyordu. [İbn Sa‘d]
Huneyn gününde Allah‘ın yardımı
Huneyn savaşına kâfir olarak katılmış olan bir adam şöyle anlatıyor: Huneyn gününde karşı karşıya geldiğimizde Müslümanlar bir koyun sağımı kadar bile dayanamayarak Hz. Peygamber‘i yalnız bırakarak kaçtılar.
Bunun üzerine Hz. Peygamber‘in çok yakınlarına sokulduk ve onu öldürmek için etrafını kuşattık. İşte o sırada onunla bizim aramıza güzel yüzlü birtakım erkeklerin girdiğini gördük. Bunlar bize: "Geri dönün ey yüzleri kara kimseler" diyordu. İşte onların bu sözleri bizim dağılıp kaçmamıza sebep oldu. [Beyhaki]
Huneyn gününde müşriklerle beraber olan bir kişi söyle anlatıyor: Huneyn gününde Hz. Peygamber ve ashabıyla karşı karşıya geldiğimizde onlar önümüzde bir koyun sağımı kadar bile dayanamadılar. Arkalarına düşerek onlara vurmaya başladık; beyaz katırın sahibinin (Hz. Peygamber‘in) yanına gelinceye kadar bu böyle devam etti.
"Gökten beyaz abalar giymiş birilerinin indiğini gördüm"
Yaklaştığımızda onun Hz. Peygamber olduğunu gördük. Onun çevresinde bulunan güzel yüzlü, bembeyaz bazı erkekler bize: "Geri dönün ey yüzleri kara kimseler" dediler. Bunun üzerine dağıldık ve bu kez de sahabiler bizim omuzlarımıza bindiler ve böylece yenilgiye uğradık. [İbn Kesir]
Cübeyr bin Mut‘im şöyle anlatıyor: Huneyn gününde Hz. Peygamber‘le beraberdim. Savaşın bütün şiddetiyle sürmekte olduğu bir sırada gökten beyaz abalar giymiş birilerinin indiğini gördüm. Bunlar bulunduğumuz vadiyi karıncalar gibi doldurarak kâfirlerin arasına girdiler ve onları bozguna uğratarak kaçırdılar. İşte o zaman onların melek olduklarında şüphemiz kalmamıştı. [Beyhaki]


