Her yeni gün daha karma bir ortama giriyoruz ve günden güne daha da karmakarışık bir hâl alıyoruz. Daha anaokulu dediğimiz, belli bir sistem dâhilinde ilk eğitimimizi alacağımız kurumda başlıyoruz karma hayata. Dört beş yaşında çocuklarımız bir sınıfta karşı cinslerle hemhal olmaya, eğitim almaya başlıyor. Hatta bazı eğiticiler çağdaş(!) oldukları için yapılacak faaliyetleri özellikle karşı cinslerden oluşan gruplara veriyor, oturma şeklini bile bir kız bir erkeğe göre oluşturuyor.

O güne kadar böylesi ortamlara TV dizilerinden zaten alışkın olan çocuklarımız hiç yadırgamıyor ve doğrusu bize de çok zararlı gibi gelmiyor. Zararlı görüp önlem almak isteyenlere de örümcek kafalı gözüyle bakıldığı için çoğu insan rahatsızlığını dile getirmekten korkuyor.

Sonra ilkokul, lise, üniversite ve daha sonra meslek hayatında da yine karma ve gitgide daha da zararlı olan ortamlarla karşılaşıyoruz. Ve girip çıktığımız her ortam, izlediğimiz her görüntü böyle olduğu için bir süre sonra sanki normalmiş gibi algılıyor ve kadınsak erkekten, erkeksek kadından kendimizi sakınmamız gerektiğini düşünmüyoruz.

Akrabalarımız zaten sık sık bir araya geldiğimiz yakınlarımız oluyor ve hiçbir şekilde kendimizi geri çekmeyi düşünmüyoruz. Sınıf arkadaşlarımız; sıramız, notlarımız ve anılarımız da dahil her şeyimizi paylaştığımız insanlar oluyor. Meslektaşlarımız fikir alışverişinde bulunmamız gereken, aynı proje için aynı masa etrafında toplandığımız arkadaşlarımız oluyor. Ve bu birliktelikler esnasında Allah’ın koyduğu mahremiyetler ortadan kalkmış hareket etmekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Arkadaşımızın eşi, komşumuzun oğlu, mahallemizin bakkalı, öğretmenimiz, hocamız, şeyhimiz, amirimiz, vakıf ya da parti adı altında muhatap olduğumuz davadaşlarımız... Öyle düşünmesek de aynı gaye için bir araya geldiğimiz zaman aradaki sınır kalkıyormuş gibi davranıyoruz.

Oysa daha en başından dikenli bir yola girdiğimizi bilmemiz gerekiyor. Düz zeminde yürümek kolay ve herkesin yapabileceği bir iştir fakat kaygan bir zeminde dimdik yürümek, eğilip bükülmeden yola devam etmek takva sahibi olmayı gerektirir. Bu yüzden “Takva nedir” sorusuna “Dikenli bir yola girersen ne yaparsın” diye karşılık veriyor Ebu Hureyre. “Dikeni görünce ya yan çizerim, ya üstünden atlarım, ya da geri dururum” cevabını alınca da “İşte takva budur” diyor. (Kitabu’z-Zühd/Beyhaki 208)

İşte takva budur kardeşim. Mecburen aynı ortamda bulunman gerekse de kafanı kaldırıp bakmamaktır. Allah’ın sana helal kıldıkları dışındaki herkesi “Ateş” saymaktır. Muhabbet ortamı oluşturmamak adına kafanı önüne eğdiğin için kimine göre içine kapanık, kimine göre “Öcü” olmaktır. Saatlerce aynı ortamı paylaştığın halde göz rengini bilmemektir. Herkesin özellikle poz verdiği fotoğraf karelerinde bulunmamak için kırk takla atmaktır. Eline uzanan bir namahrem elini “Ne yapalım sistem böyle” ya da “Ayıp olur” düşüncesiyle sıkmamak, kimin ne düşüneceğini değil o hareketin Allah katında nasıl karşılanacağını düşünmektir. Tüm sınıf toplanıp bir geziye gittiği zaman veya birlikte yapılacak bir faaliyet oluşturulduğu zaman hiç korkmadan ve gocunmadan “Ben bu işte yokum” diyebilmektir. Zaruret hali dışında mesajlaşma dahi olsa muhabbete yeltenmemek, mecbur kalındığı zaman da edep sınırlarını çiğnememek, çiğnetmemektir. Ateş ve barut misali, iki karşı cinsin bulunduğu ortamda şeytanın her an tetikte olduğunu bilmek, dikenlere dokunmamak için dikkat kesilmektir...

Kardeşim, yürüdüğümüz tüm yolların, adımımızı attığımız her mekânın dikenlerle dolu olduğunu göremeyecek kadar çok alışmışız serbest yaşamaya. Tesettürlü olmamız, namazında niyazında olmamız koruyamamış bizi hayatın karmalığından. Engelleyememişiz nefsimizi sistemin saçma sapanlığına aldanmaktan. Fakat bu üzerimize düşen bir vazifedir. Hem bu sistemi değiştirmek için olanca gücümüzle uğraşmak ve gelecek nesilleri bu ortamdan kurtarmak hem de kendimizi korumak, yapılması ihmal edilen ya da zamanla gevşetilen bir ibadettir.

Elbette zordur bu çağ ve ortamda takvayı kuşanabilmek. Elbette zordur adım başı tuzaklarla doluyken hiçbir tuzağa ayaklarımız takılmadan yürüyebilmek. Gözümüzü, gönlümüzü, ellerimizi, ayaklarımızı, düşünce ve düşlerimizi şeytandan koruyabilmek. Elbette zordur herkesin yaptığı gibi çağa uymak değil, çağı kendine uyduran olabilmek! Herkese ve her şeye rağmen “Bu devirde böylesi var mıymış” denildiğinde akla gelen sayılı insanlar arasında sayılabilmek... Fakat İsrailoğullarının çirkeflerle dolu mabetlerinden bir Meryem çıkıyorsa, iffetsiz kadınlarla dolu saraylardan bir Yusuf çıkıyorsa, bizim içimizden de onlara ulaşmayı hedefleyen, elleri bir tek namahrem eline değmemiş Rasulünün izinden giden, en azından onları taklit eden Yusuflar ve Meryemler çıkabilmelidir.