İbni Haldun Mukaddime isimli eserinde devletlerin de insanlar gibi ömürleri olduğunu anlatırken; Başlangıçta topluluklar kazanmaya başlar, fetihler yapar ve ganimetler getirirler. Sonra büyür ve artık savaşları kazanma gücünü kaybederler.

Bundan sonra devletler başka şekillerde ayakta kalmak için gayret sarf ederler.

İnsanlar siyasi ve ekonomik güçler etrafında toplanırlar.

Başlangıçta siyasi ve sosyal güç vardır. Zaferler insanları birleştirir. Duraklama döneminde ise sosyal güç kaybolur, ekonomik güç ile devlet yönetilir. Belli zaman sonra ekonomik güç de düşmeye, gerilemeye ve çökmeye başlar. Çöküntünün bir sebebi de israftır, çünkü devlet kendisini zengin ve güçlü göstermek zorundadır. İşte onun için çökme dönemlerinde göstermelik imara girişilir. Devlet kendisinin güçlü olduğunu bunlarla ispat etmeye çalışır. Oysa bu uygulama o devlete ağır ekonomik yük getirir ve o devlet çöküp gider. Burada bu vesileyle, İstanbul daki bütün büyük sarayların hepsinin Osmanlı Devleti nin çöküş döneminde yapıldığını hatırlayalım.

İbni Haldun diyor ki; devlet bu israfı yapmasa, halk psikolojik bakımından devletine güvenmez olur ve çöker, bu israfı yaparsa bu sefer de devlet borçlanarak çöker.

Dolayısıyla çöküşten kaçış ve kurtuluş yoktur.

***

Halk, peygamberlerden bile ekonomik varlık, zenginlik, güç veya mucizeler göstermesini istemekteydi: Evet, biz sana inanalım ama senin öyle bir şeylerin olsun ki, mesela zenginliğin olsun ki biz senin etrafında toplanalım.

Aradıklarını bulamadıklarında da; Biz şimdi senden daha zengin, güçlü ve gösterişi olanların peşinden gideriz! diyorlardı.

Oysa peygamberler ve onların vârisleri olan âlimler mâli varlıkları olmayan kimselerdir. Onların tek güçleri imanları ve ilimleridir.

***

Nitekim çağımızda da durum böyledir.

Hak yani halk için çalışanlar yoksul kimselerdir.

Servet edinenlerin bir kısmı ise ilk fırsatta gömlek çıkarırlar.

Bunun böyle olması doğaldır. Aksi halde halk için çalışanların çevresinde "Hak Düzen"i sömürmek isteyenler toplanır ve inananları devre dışı ederler. Bu sebepledir ki adalete dayalı bir düzenin hazırlık aşamasında ve uygulamasında bir yerden sermaye beklememek gerekir. Yapacaklarımızı halkın katkıları ile oluşturmalıyız. Halka para dağıtarak değil, halktan güçleri nisbetinde para toplayarak iş yapmalıyız.

İnsanlara zenginlik değil, iş vaat etmeliyiz.

Hak düzen, adil düzen sizi zengin etmez ama size çalışma imkanı sağlar; kendinize iş bulursunuz, çocuklarınıza ve torunlarınıza iş bulursunuz, iş derdiniz olmaz.

Sosyal dayanışma içinde aş, iş ve eş de bulursunuz.

Bu düzende herhangi bir sorununuz olmaz.

Günümüzdeki bozuk zalim düzende ise bütün bunları sadece para sağladığı için herhangi bir durumda, Paran var mı diye soruyorlar.

Param yok! derseniz; öyleyse burada işin ne demeye getiriyorlar!

Hakka dayalı düzende, adil düzende yani bizim düzenimizde para değil, "sosyal ve ekonomik yapı" düzeni oluşturur, kişilerin refahını ve gelişmesini sağlar.

Para tekellerde toplanmaz.

Kredi çalışana verilir, emeğe verilir ama çalışanın eline verilmez, çalıştığı yerde çalıştıktan sonra istihkak eder, banka ona öder, işveren bankaya borçlanır. Böylece para hükmeden ve sömüren değil, işveren aracıdır.