Güneş yavaş yavaş dağların sırtlarına değiyor. Kuşluk vakti olmalı. İkide bir horoz ötüşleri geliyor uzaktan. Hafif bir rüzgâr var. Her sokaktan biri çıkıp geliyor. Her gelenin üzerinde anlatmak istediği bir dolu sahurda yaşanmışlık heyecanı… Birbirine anlatmak için öyle sabırsızlar ki… Hepsi toplandıktan sonra bir müddet karcaşıyorlar. Bir an önce anlatmak için birbirleriyle yarışıyorlar adeta… Aslında yamaçtaki sırta tığlambaç (yuvarlamaç) oynamak için geldiler. Tığlambaç oynayacak yeri gözleriyle doğal bir şekilde seçiyorlar. Yamaç engebeli olduğu için erikleri yokuş aşağı yuvarlamaya çok uygun… Hepsinin ceplerinde can eriği dolu… Oyun başlamadan anlatı başlıyor…
Bugün ben sahurda nerdeyse bir ekmek yedim; benim hiç yiyesim gelmedi; ben bir sürahi su içtim; benim uyku gözlerimden akıyordu; ben sürahiden değil ağzımı musluğa tuttum; benim ki daha ilginç gittim soğuk pınarın kurnasına tuttum ağzımı; o da bir şey mi ben de dereye; ben de baraja tuttum hahhahhaaa…
Çocukken ramazan geldi miydi biz çocuklarda kıpır kıpır bir heyecan ve neşe olurdu… İki dağ arasında iki derenin etrafındaki mahallemizde bir yere toplanır oyuna başlardık. Baharda gelen ramazanlar daha etkileyiciydi sanki. Çünkü badem ve erik çağlası zamanı olurdu. Can eriğiyle tığlambaç (yuvarlamaç) oynamanın tadına doyum olmazdı. Tığlambaç oynarken sahurda yaşadıklarımızı heyecanlı heyecanlı anlatırdık birbirimize. Öyle anlatırdık ki sanki sahur sadece o gece vardır. Kim ne yedi ne yemedi her şey ortaya dökülürdü. Özellikle de su içme mevzusu saatlerce anlatılırdı. Ki anlatırken de abartılır, abartılar kahkahalara karışırdı. Yamaçtaki bu oyun saatlerce sürerdi. Bu oyunun tadını günümüzde hiçbir çocuk bilmez. Zaten günümüz çocukları hangi oyunları biliyor ki bunu bilsin! Varsa yoksa bilgisayar oyunları, akıllı telefondaki oyunlar yani sanal dünya… Gerçeğin içindeki masalsı endam yaşanamıyor…
Gün öğleye vardı mıydı çember çevirmece başlardı. Çemberini alan yola çıkardı. O yıllarda o tür yollardan fazla araç geçmediğinden çember oynamak için çok uygundu. Oruçlu bir şekilde çember sürerdik. Çatal gedik dediğimiz yerden başlar, virajdan döner, dereden geçer, esikte dururduk. Esikten öteye gitmezdik çünkü esik köprüsünü geçince bakkalın hemen yanında okulumuz vardı. Yolda çember sürmeyi yasaklamıştı öğretmenimiz ama biz çocuklara yasaklanan bir şeyi yapmak çok çekici gelirdi. Oruç tutarak çember sürerdik, tabi bazen koşmaktan ağzımız kuruduğu için mahallenin çeşmesinden kana kana su içip oruca devam ederdik! O anda o suyun orucu bozmadığına kendimizi inandırırdık! Tabi bu çeşmeden su içme meselesini büyüklerimiz görmez bilmezdi! Yüzümü yıkıyorum ayağına kana kana su içer çembere devam ederdik! Büyüklerimizin bunu bilmediğini sanırdık o zamanlar… Ama daha sonra anladık ki büyüklerimiz, çocukların oruç tutma hevesini kırmamak için su içmelerini görmezden gelerek hoşgörülü davranırlarmış! Çünkü hepimiz oruç tutuyoruz! Su içsek bile!
İkindide çelik oynamaya başlardık. Yumru dediğimiz yerde hepimiz toplanırdık. Önce çelikler yapılır ya da herkes daha önceden yapmıştır, evden getirir. Değnek yapılmış hazırdır. Dursak eşilir. Su çizilir. Yo öyle beleşe oyun yok! Çaldığı çeliği suyu geçiremeyen yanar. Daha doğrusu geçersiz sayılır. Bu oyunun başka kuralları da var örneğin kartal dediğimiz yani çelik kartala gittiğinde de geçersiz sayılır. Çelik çalınınca suyu geçerse tamam! Oyun başlamadan iki grup olunur; kura ile kimin çalacağı belirlenir. Ben önce çalmazsam cidal çıkaracağım için kura bana yani benim gruba ilk gelir. İlk önce biz çalacağızdır. Yoksa kavga hazır bekliyordur! Oruçluyken oyun oynayacağım da kavga etmeyeceğim! Bu görülmüş değildir! Ah çocukluk gidip de gelmeyen masmavi gök!
Ezan okunacak mı acaba; iftar yaklaşıyor haydi hep beraber ezanı dinleyelim!