Türkiye’de kendilerini aydın olarak nitelendirilen asker, sivil bürokraside köşe başlarını tutmuş olanlar topluma ulaşılması gereken hedef olarak Hıristiyan ahlakı ve medeniyeti, kısacası Avrupa gösterildi. Bu öyle bir noktaya geldi ki, Batı karşısında toplumumuzda bir kompleks oluşturuldu. Bu kompleks hayatın her alanında Avrupa yetişilmesi mümkün olmayan bir medeniyetin temsilcisi olarak görüldü. Giderek adeta insanımız hiçbir gelişmeyi başaramayacağı, biz bir toplu iğne bile yapamayız noktasına kadar götürüldü. Böyle olunca Batı ülkemizi mücadelesiz bir şekilde psikolojik olarak teslim aldı. Bu arada, öyle bir noktaya gelindi ki, Batı’nın iyilikleri ve güzellikleri örnek olarak gösterilmedi, her türlü inancımızla ve yüzyıllar ötesinden gelen kültür ve medeniyetimize uymayan davranışlar örnek olarak gösterildi. Sonuçta kendi medeniyetimizin değer yargılarından uzaklaşmaya başladık. Boşalan değer yargılarının yerini Avrupalıların hâl ve davranışları aldı. Sonuçta ortada ne kendimiz olarak kalabildik ne de Avrupalı olabildik. Ortaya Batılı mı doğulu mu olduğu belli olmayan bir toplum yapısı çıktı. Böyle oldu da Avrupalılar bizi aralarına aldılar, içlerine sindirebildiler mi? Kesinlikle hayır. Başkalaşım onlara benzemeyi getirdi. İstediler ki kendi medeniyet değerlerimizle, başta inancımız olmak üzere tamamen terk etmemizi beklediler.
Sonunda toplumda bir azgın azınlık Batı’nın sapkınlıklarını ülkemizde yaygınlaştırmak adına bir takım dernekler kurdular ve tüm bunları da özgürlük olarak takdim ettiler. Bu da yetmedi farklılıklara, bir diğer ifadeyle sapıklıklara saygı duyulması gerektiği bir sapkınlıktan başka bir anlamı olmayan yaklaşımı savundular. Elbette, ülkemizin ve insanımızın zihninin Batı değer yargıları tarafından işgalinin önündeki en büyük engel olarak inancımız çıktı. Böyle olunca da, doğrudan olmasa da İslam düşmanlığı, özgürlük ve demokrasi kılıfına sarılarak sunuldu. Hatta bu tür sapkınlıkları savunanlar topluma aydın olarak bile takdim edildi. Çünkü uzun yıllar bu ülkede inançlı olmak gerici ve yobaz olmak, din karşıtı olmak ise aydın olmak şeklinde nitelendirildi.
Tüm bunları Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanan Kâbe’nin fotoğrafını yere atarak çiğnenmesine zemin hazırlanması hatırlattı. Ne gariptir ki, tam bir din düşmanlığının dışa vurumu olan bu hareket hiç de yabancısı olmadığımız bazı kesimler tarafından özgürlük olarak savunuluyor. Bu da gösteriyor ki, sayıları çok olmasa da ülkemizdeki azgın azınlık küstahlıkta sınır tanımıyor. Benim inancıma tabi olmak, kendi medeniyetimizi bilen ve sahip çıkan bir tavır sergilemek mecburiyeti yok diye düşünenler benim inancıma saldırı ve hakaret hakları olmadığını da bilmek durumundadırlar. Özellikle bu ülkede yaşıyorlarsa en azından benim inancıma tahammül gösterilmesini beklemek hakkımdır. Yoksa söz konusu azgın azınlık bu toplumu kendileri gibi düşünmek ve zorlamak hakkını kendilerinde gördüklerini düşünüyorlarsa, o zaman Avrupa’da bazı ülke yöneticilerinin sergilediği İslam düşmanlığını örnek alıyorlar demektir. Eğer bu ülkenin bazı insanları kendilerini öz yurtlarında azınlık gibi görmeye zorlanıyorsa bunun mümkün olmadığını görmeleri gerekiyor. Çünkü inancıma ve sembollerime tahammül edemiyorlarsa, o zaman erişilmesi gereken hedef olarak gördükleri AB ülkelerine giderler, oralarda istedikleri gibi yaşarlar. Bu toplumu gereksiz yere germenin, çatışma ortamı oluşturmak için toplumu provoke etmelerinin anlamı yoktur.