“Ülkemizin güneyinde, Suriye’nin kuzeyinde, yeni bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz. Bedeli ne olursa olsun bu konudaki mücadelemizi sürdüreceğiz.”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, gün geçtikçe daha da büyüyen belâ ve musibetlerin yaşandığı Suriye topraklarıyla ilgili söylediği sözler bunlar. Erdoğan’ın kastettiği yeni devlet ise, PKK’nın uzantısı sayılan PYD’nin kontrolünde kurulmak istenen yeni Kürt devleti. Erdoğan’ın sözlerine bakılırsa Türkiye, dört yıldır devam eden Suriye yangınına fiili olarak girmeye hazırlanıyor. İktidara ilişik medyanın günlerdir bildirdiğine göre de, devletin sivil kanadı askeri operasyon isterken, savaşı hepimizden iyi bilen askerler, sınır ötesi kara harekâtına karşı çıkıyor.

Suriye’de iç savaş fitilinin ateşlenmesinin üzerinden dört yılı aşkın zaman geçti. Bu karanlık zamanda aralarında kadın ve çocukların da olduğu üç yüz binden fazla masum insan katledildi, milyonlarca Suriyeli evinden ve yurdundan oldu.  

Olayların başladığı ilk günleri şöyle bir gözünüzün önünde canlandırırsanız, bu muhafazakâr beylerin iki lafından birinin Esad yönetiminin birkaç hafta içinde düşürüleceği olduğunu da hatırlarsınız. Mesela bugünlerde Abdullah Gül’e ayar vermeye kalkan Şamil Tayyar’a göre, o günlerde başkent Şam üç saatte fethedilebiliyordu. Hatta çok iyi dış politika bildiği için(!) yıllarca Bakanlık koltuğunu bile işgal eden makaracı Egemen Bağış, işi daha da ileri götürüyor ve Türkiye’nin isterse bir saat içinde Suriye’yi yerle bir edebileceğini söylüyordu. Bu muhafazakâr beylere göre Esad üç vakte kadar devrilecek, Esad devrilince de her şey güllük gülistanlık olacaktı. AKP yönetimi ve Tayyip Erdoğan, bütün bir Suriye politikasını işte bu minval üzere inşa etti. Hâlbuki tıpkı Irak ve Mısır’da olduğu gibi, Suriye’de de devletin kılcal damarlarına kadar kök salmış zalim bir yapı vardı ve Beşar Esad dedikleri adam, bu yapının vitrininde sergilenen basit bir figürden öteye değildi.   

Ülkeyi yöneten AKP kadroları Suriye krizine bu kadar sığ yaklaşırken, başta Saadet Partililer olmak üzere aklıselim sahibi kimseler ise; iç savaşın derhal durdurulmaması halinde Suriye ateşinin çok daha yayılacağını; bir an önce ateşkes sağlanmaması halinde bütün bir bölgenin yangın yerine döneceğini; böylece zaten inim inim inleyen İslam coğrafyasının, çok daha büyük belâlara duçar olacağını anlatıyordu. Üstelik bu hayati uyarıları yapan kimseler, iktidara ilişik medya ordusu tarafından, “Esetçi” ve “Baasçı” gibi çirkin iftiralara muhatap oluyorlar, söz konusu kalemşorlar tarafından ahlâksızca da yaftalanıyorlardı.

İşte bugünlere kadar böyle gelindi. Artık Türkiye’nin bütün şehirlerinde her trafik lambasının altında birkaç Suriyeli çocuğun dilenmesi hiç kimseyi ürpertmiyor. Hatta Suriyeli mültecileri taşıyan teknelerin Akdeniz’de batması sonucu yüzlerce kadın ve çocuğun boğularak can verdiği düşünülünce, Türkiye sokaklarında dilenen Suriyeli çocuklar şanslı bile sayılıyor. 

Oysa yapılması gereken şey bellidir. Hem büyük İsrail’e giden yolda kilometre taşı olacak, güney sınırımızda yeni bir yapılanmaya izin vermemek, hem de Suriye’de şunca zamandır akan kanı durdurmak için hükümetimizin izlemesi gereken politika açıktır. Bugün artık gayya kuyusuna dönen Suriye’de askeri seçeneklerle hiçbir hayırlı sonuç alınması mümkün değildir. Yeni Kürt devletine engel olunacağı sanılırken, birkaç hamle sonra Allah muhafaza Anadolu’daki birlik ve bütünlük bile parçalanabilir. Saadet Partisi Genel Başkanı Mustafa Kamalak’ın da geçtiğimiz günlerde açıkladığı gibi, AKP’li yöneticiler evvela savaş ve çatışma dilini derhal terk etmelidir. Batılılar tarafından çizilen yol haritalarının, İslam dünyasına tıpkı dün olduğu gibi, bugün de, yarın da, daha çok ölüm ve zulümden başka bir şey getirmeyeceği anlaşılmalıdır. İkinci aşamada başta D-8 ülkeleri olmak üzere, bütün İslam ülkeleriyle yeniden ilişkiye geçilmeli, anlaşmazlıklarımız, kendi kuracağımız diyalog masası etrafında müzakere edilerek çözüme varılmalıdır. Üçüncü aşamada da kanayan coğrafyalarımızda Birleşmiş Milletler ya da NATO gibi şer odakları yerine, sadece ve sadece İslam barış gücü askerleri görevlendirilmeli ve yıllardır hasret kaldığımız huzur ve sükûnet iklimi sağlanmalıdır.

DAVUTOĞLU’NUN KONFORLU DÜNYASI

Geçtiğimiz hafta bir başka garip açıklamayı da Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun ağzından dinledik. Davutoğlu; etrafımızdaki ülkelerin yönetilemez hale geldiğini ve çevremizin ateş çemberine döndüğünü; Türkiye’nin bu ateş çemberinin ortasında bir huzur adası olduğunu; üstelik yaşanan bütün bu çatışmalarda hükümet olarak hiçbir zaman zalimlerden yana tavır konulmadığını söyledi. Aman ya Rabbi ne büyük saadet, ne büyük devlet!

Gördüğünüz gibi seçimler nihayete erdi ama Davutoğlu hiçbir anlamı olmayan beylik sloganlar savurmaya devam ediyor. Ya da Ahmet Davutoğlu kendisinin içinde bulunduğu konforlu düşünce dünyasına bizim de dâhil olmamızı istiyor. Fakat yıllardır yaşadığımız hakikatler hiç de anlattığı gibi olmuyor. Bana sorarsanız Davutoğlu bizi o konforlu dünyasına davet etmeden önce, evvela şu soruların cevabını vermelidir;

Varlık sebebi yeryüzünde fesat ve bozgunculuk çıkarmak olan NATO’ ya şah damarından bağlanan bir ülkenin başbakanı, nasıl oluyor da böyle iddialı sözler söyleyebiliyor

Amerika ile stratejik ortak olduğunu yıllardır her fırsatta gururla ilan ve ispat eden bir hükümetin başbakanı, nasıl oluyor da bu süslü sözlerle avunmamızı isteyebiliyor

İş başına geldiği günden beri başta Irak ve Afganistan olmak üzere, Libya’dan Yemen’e ve hatta Suriye’ye kadar bütün hayati meselelerde Batı’nın çizdiği yol haritasında ilerleyen bir iktidarın başbakanı, nasıl oluyor da bu vahşetlerin hiçbirisi olmamış gibi davranmamızı isteyebiliyor

Birkaç milyar dolarlık kredi ya da hibe uğruna, İslam coğrafyasının işgaline olur veren, Bağdat gibi kadim şehirlerimizin bombalanmasına, o bombalarla anne karnındaki bebeklerimizin beyninin patlatılmasına lojistik destekler sağlayan bir yönetimin başbakanı,  nasıl oluyor da bu beylik sloganlara inanacağımızı sanabiliyor

Hadi hepsini unuttuk diyelim, gücünüz yoktu diyelim, nefesiniz yetmedi diyelim, reel-politik yaptınız diyelim, kazan kazan oynadınız diyelim;

Pekâla sayın hocam, akademik kimliğinize sığınarak soruyorum;

Allah aşkına şu musibetlerin hepsinin planlanmasında payı olan Hillary Clinton’la çak çak yaparken de, hiç mi utanmadınız

Verdiğiniz o resmin hayatınızın sonuna kadar üzerinize yapışıp kalacağını, hiç mi düşünmediniz

Bin yıllık medeniyetimizin temsilcisi olduğunu iddia eden, üstelik de stratejik derinlik sahibi olduğunu söyleyen bir siyasetçinin, dünya yıkılsa bile o resmi vermemesi gerektiğini, hiç mi bilmediniz

Bütün bunların üzerine;

Sahi hocam, siz hepimizi kör, âlemi sersem mi sandınız