İnsan diyor, İnsan suresinin ilk ayetinde Cenâb-ı Hak, anılmaya değer bir şey değildi, yaratılmamışken nice zamanlar geçti. Nihayet murâd etti ve insanı karışık bir sudan ve kandan ve kemikten yarattı. Hikâyenin aslı bu. Ötesi, bir nokta olan ilmin cehaletle uzun uzun cümlelere dönüşmesi. Cümleler uzadıkça, muamması arttı dünyanın. Yorgun argın oturdu sandalyesine öğretmen ve işte dedi her şey Şam kırsalında Kabil’in Habil’i öldürmesiyle başladı. Hikâye, oradan bir yol buldu kendine.
“Bir yola konuldu insan ömür boyu sürecek. Yürüyecek ister nankör olarak, ister şükrederek” diye devam etti kelâm. Yol uzadı, dizler çözüldü, yük ağırlaştı. Sarp yokuşları göze alamadı insan, nefesi daraldı, kalbi sıkıştı. Ben dedi durdu, ben var ya...
Bir başka hikâye de bu ya: “Bir sinek, eşek sidiğinin üzerinde gezinen saman çöpünün üstüne kondu.
Sonra bir gemi kaptanı gibi başını yukarı doğru kaldırdı.
Sinek :“Ben bu denizin ve gemiciliğin mektebinde okumuş; epey müddet zaman ve emek harcamış adamım” diyordu. (Mesnevî’den)
Ahmak sinek aptalca gurur ve böbürlenmesi yetmezmiş gibi işi bir de yalancılığa dökmüştü. Bu yerlere kolay gelmedik, bir sürü emek ve zaman harcadık, ortaya aklımızı ve yüreğimizi koyduk, çalıştık, tırnaklarımla kazıdım, ilmimle kazandım öyle kolay değil.
Her birimiz bir saman çöpüne konmuş, kaptan-ı deryâ edasıyla dümen çevirmekle meşgulüz okyanus gibi gördüğümüz şu kirli birikintide. Okuduklarımız, yazdıklarımız, konuştuklarımızla biz bir başkayız ya hu, bildiğiniz gibi değiliz. Aynaya bakmaktan gözümüzü alamıyor, kendi sesimizden başka ses duymaktan hoşlanmıyoruz. Ben varım sen yoksun diyoruz. Hallâc’ı dâra götüren ben demekti evet ancak onun ben dediği esasında hiçliğini ilandan başka bir şey değildi. Ben yokum var ise bir var o da sensin demekti. Firavun da ben dedi, benden ötesi yok dedi. Son nefesinde ise kaçamadığı, mecburî itiraf şu oldu: Ben artık yokum, sen varsın. Birinin beni rahmete ulaştırdı, diğerininki hüsrana.
Dünyada durduğumuz yer dünyaya baktığımız yer aynı zamanda. İnsanın içtiği en tesirli zehir kibrin elinden. Kıymetini kendinden menkul sanmakla geldi başına belâ. Yükseklerde gezdi gönlü inmedi bir türlü geldiği yere. İş işten geçmeden eyvah demedi insan. Şu türkünün mısraları indirir belki hevâ dolu kanatları, duyalım erenler: “Gel ha gönül havalanma/Engin ol gönül engin ol/Dünya malına güvenme/Engin ol gönül engin ol. Şu dünyanın hali böyle/Yalan yahşi geçer şöyle/Söyledikçe engin söyle/Engin ol gönül engin ol.”
Engin bir gönle sahip olabilmek, engin olup, engin söyleyebilmek Karacaoğlan gibi “Yücesine çıktım yayla yayladım/ İndim enginine seyran eyledim” diye söyletecek bir tecrübeyi gerektirir. Benliği değil gönlü yüce olanlar zirveye de çıksalar vadiye de inseler aynı kalp genişliğini muhafaza ederler. Varlığa sevinip, yokluğa yerinmez, bulduğu ile övünüp, kaybettiğine üzülmezler.
Dünya gölgelik, sen bir yolcu. Gölgesi kalmaz kararda dibine oturduğun ağacın bile. Hem kalmayacaksın sen dünyada, dünya sana kalsa da. Azığın az, yolun uzun. Diline kolay her şey, konuş, dur tamam ama demirden leblebidir bu, sakın, kırma dişini. Gel hadi kaçma, beraber amin diyelim bir fem-i muhsinin duasına, bitirelim bu bahsi: “Al gider benden benliği/Doldur içime şenliği/ Bu dünyada öldür beni/ Varıp anda ölmeyeyim” (Yunus Emre)