Beddua etmek nasıl bir şeydir ve ne anlama gelir Son günlerde “bed-dua” içerikli söylem ülkede ve hatta dünyada büyük infiallere sebep oldu. “Risâle-i nûr” odaklı bir hareketin ruhanî liderinin, böylesine negatif bir atraksiyonla ortaya koymak istediği neydi ve bu hareketle nelere amaçlamaktaydı veya bu hal nelere mal olmaktaydı Niçin böyle bir yol ve yordam izledi ve izliyor

Bu kişinin, “Elime geçse kırılmadık yerini bırakmam!” demekten de öte -keşke böyle deseydi- bir anlam ifade eden “kötü dua”yı (kötü istem) oluşturan sözlerini, bir trafik kazasını, iki metal yığınının çarpışması ve içinde bulunanlardan kırmızı mürekkep akması gibi mi yorumlayacağız

Bu mantıkla hareket edersek, biri “cihannümâ”nın (televizyon) karşısına geçip kurşun muntazamlığındaki kelimeleri yan yana ve arka arkaya dizip, yakıcı bir aleve dönüştürerek muhatap seçtiği “insanlar”ı yakma, yok etme talebi ve bu talebe canlı cansız her şeyi var eden Yüce Yaratıcıyı ortak etme çılgınlığı olarak görmek de mümkün müdür

“Bed-dua”yı mazlum müslümanlara lâyık gören bu kişi, “Muhterem FG Hocaefendi hazretleri” ifadesiyle anılıyor! MFGHH, bu ülkede on yıllar boyunca zulüm görmüş müslümanlara, “Allah onların dirliklerini bozsun, evlerine ateşler salsın, başlarına yıksın!” içerikli kurşun gibi cümleler sarf etmesi, “Bir musibet bin nasihatten evlâdır” kavlince, “gafletten uyandırıcı” bir özelliğe de sahiptir diye düşünüyorum.

İnancım odur ki, yapılan bu “bed-dua”, gayretullaha dokunmuştur ve kabul olup sahibine dönmüştür veya dönecektir. Çünkü mâşerî vicdanda yankısını bulmuştur. “Ak-kara” ortaya çıkmıştır. Zulüm dönemlerindeki, müslümanlar dışındakilere olan “tebessümü”nü hep “takıyye” olarak yormuştum. Nice canların yandığı, nice gözyaşının orun orun içe akıtıldığı, nice gencin ruhsal bunalımlara duçar edildiği zulüm dönemi tam da geçti derken, meğer onun takıyyesi müslümanlara karşı imiş! Vah ki vah!

*

Peki, bedduanın anlamı nedir Beddua, Farsçada “kötü” anlamındaki bed ile Arapça’da “dileme, isteme” mânasına gelen dua kelimelerinden oluşmuş bir birleşik isimdir. Türkçe’ye kelime olarak “kötü-dua” yani “Allah’tan, birisi veya birileri hakkında kötü şeyler yapmasını isteme” şeklinde çevirmek mümkündür. Elbette “kötü-dua” hiç de hoş bir ifade değildir.

Biri hakkında kötü istekte bulunmak veya birinin kötülüğünü istemek gibi hususları, dua gibi dinin “özü”yle (iliği) ilgili bir kavramla birlikte anmak veya dua kelimesinin önüne “kötü” kelimesini getirmek hiç de hoş değildir. “Duanın kötüsü olur mu, ya da dua kötü olur mu veya kötü olan bir şey dua olur mu ” diye de düşünmek gerekir.

İradesine veya nefsine hâkim olamayan “sıradan insanlar”, kızgınlık anında, sinirlerine hâkim olamamaktan kaynaklanan bir duygu sapması sonucu “beddua” kelimelerini kullanabiliyorlar. Onların bu gibi halleri nereye kadar mâzur görülebilir veya nereye kadar mâzur görmek mümkündür bilemiyorum.

Bedduanın İslâm’da “câiz olmadığı” konusu tartışılan bir husustur. İslâm düşmanları (kâfirler) için bile, Hz. Peygamber’den en az duyulan sözlerdendir beddua! Çünkü dinde bağışlamaya ve iyilikte bulunmaya daha çok önem verilmiştir. Meselâ Şûrâ sûresinde (42/40), “Bir kötülüğün karşılığı onun dengi bir kötülüktür. Yine de bir kimse bağışlar ve iyilik yolunu tutarsa artık onu ödüllendirmek Allah’a düşer” buyurulmaktadır.

Müslüman için hem bir örnek, hem de bir kılavuz olan Hz. Peygamber, Tâifliler tarafından taşlanmak dahil büyük sıkıntılar yaşatıldığı halde bile bedduaya başvurmayıp, “Rabbim! Onlar benim kim olduğumu bilmiyorlar, ıslah et onları!” demiştir. Başı sıkışan bir kişinin veya din önderi olduğunu söyleyen veya bazı kimseler tarafından öyle olduğuna inanılan bir kişinin, böyle bir yola tevessül etmesi ne kadar insanî ve İslâmî’dir Hele böyle bir “kötü dua”nın hedefinde müslüman ve müslümanlar varsa!

Benim duam ise şöyledir: “Allahım! Bu kullarını ıslah et! Onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar. Senin âlemlere rahmet olarak gönderdiğin peygamberinin ümmeti olduğunu söyleyenler, dünyada imtihan için kendilerine bahşettiğin birtakım imkânları paylaşamıyorlar. Bunlar nefislerinin kulu olmuşlar. Birtakım maddî imkânlar ve “alkışlar” onları farklı mecralara doğru savurmuş durumdadır! Allahım! Onlara izan, feraset ve insaf nasip et!”

Ne yazık ki kâfirler, müslümanlardan daha hoş görünmeye başlamış onların gözlerine! Müslümanlarla birlik olmak ve ittifak kurmak yerine, İslâm düşmanlarını yandaş edinmişler kendilerine! Birtakım menfaatler için hem dünyalarını hem de âhiretlerini tehlikeye atmışlar. Oysa İslâm düşmanları, verdiklerinden daha fazlasını almadıkça, müslümanlara tebessüm etmezler hiçbir zaman! Tarihte bunların örneklerini gördüğümüz gibi âkıbetlerinin ne olduğunu da okuyabiliyoruz.

Yine tarihin derinliklerine baktığımızda, müslümanların en büyük düşmanının “nefisleri” olduğuna şahit oluyoruz. İradenin kontrolünden çıkan “nefis” insanı zelil ediyor. Mehmet Âkif boşuna söylemiyor: “Girmeden tefrika bir millete düşman giremez / Top vurdukça yürekler onu top sindiremez” diye!

Kürsüye çıktığı zaman tefrikanın, fitnenin öldürmekten beter olduğunu söyleyenler, niçin söyledikleri ile amel etmezler de fitne çukuruna düşerler İslâm âlimlerinin de müslümanların olur olmaz sebeplerle birbirlerine beddua etmelerinin, İslâm ahlâkıyla uyuşmadığına ve uyuşmayacağına dikkat çektikleri halde!

DR. İHSAN ALPEREN