Toplumların inşasında dinin önemi yadsınamaz. Zira insanı insan yapan en değerli vasfı inanan ve bağlanan bir varlık olmasıdır. Bu anlamda insanın yapıp ettiği her şeyde dininin, inancının, inandığı değerler manzumesinin bir etkisi vardır.

Bizim inancımıza göre insanın yeryüzü yolculuğu bir imtihan üzere, verilen sözün gereğini yerine getirme üzerine, hatırlama üzerine ez cümle zikir üzerine inşa edilmiştir. Bu yolculuğun başlaması için bir bahane gerekti. Bahane de babamız Âdem’in (aleyhisselâm) annemiz Havva (aleyhâsselâm) ile Allah’ın yasakladığı bir davranışı ezelî ve ebedî düşmanımız şeytanın vesvesesine kanarak yapmalarıdır. Bu anlamda bizim yeryüzü serüvenimiz, ruhumuzun verdiği sözü bedenimizin taşıyıp taşıyamayacağını görmemizdir.

Batılı zihin ise, insanoğlunun yeryüzü serüvenini din bağlarından çöz/ül/me üzerine kurmuştur. Zira onlara göre insanın yeryüzü serüveni bir günah ile başlamıştır. İnsanı daha doğar doğmaz günahkâr ilan eden ve günahlarından arınabilmesi için kutsal suda yıkanması gerektiğini bildiren Batı inancına zamanla tepki doğdu. Batılı insan dinin kurumsallaşmış hâli olan kilisenin yapıp etmelerine ve din adamlarının tahakkümüne karşı çıkarak çeşitli platformlarda savaşım yaptı, fikirler geliştirdi. Son olarak Batı pozitivist-materyalist felsefeyi iyice içine sindirdi ve bütün kurumlarını bu anlayış üzerine inşa etti. Sürekli bir ilerleme peşinde olması ve her zaman ‘daha fazla’yı hedeflemesi bundandır. 

Batı kendi değerler silsilesini, inançlar manzumesi talan ettiği gibi, müslümanların inançlarına da saldırdı. Bu saldırılar özellikle İslam’ın Batıda daha fazla yer etmeye, rağbet görmeye başladığı zamanlarda arttı. Postmodern dönem, her ne kadar birçok sıkıntısıyla beraber gelse de müslümanların kendilerini anlatmalarına imkân verdi. Fakat bu imkân beraberinde İslam’ın tahrim ettiği kimi tavırlara, durumlara, olgulara müslümanların maalesef bakışlarını değiştirdi. Biz postmodernizmin bizden alıp götürdüklerine hayıflanırken, Batılılar da kendi dinlerini yok ettikten sonra başlarına örülen yeni çorapla yani İslam’la baş etmek zorunda hissettiler kendilerini. Sonuç olarak da İslam’a ve onun değerler manzumesinde de saldırmaya başladılar. Bu saldırılar elbette fırsat kollayanların ekmeğine yağ sürdü. Ancak herkesi kendi gibi gören, bir başkasına hayat hakkı tanımayan Batı için din adeta bir gulyabaniydi ve saldırılarak, insanların gözünden düşürülerek yok edilmesi gerekiyordu. Ancak bilmiyorlardı ki İslam, bir müslüman için hayatın anlamıydı. Yani müslüan İslam için canını vermekten çekinmezdi. Bunu yüzyıllar boyunca Osmanlıyla karşılaşmalarında tecrübe eden Batılıların bugünkü çocukları unutmuş gözüküyor. Dünyanın dört bir tarafından yükselen protesto sesleri hayata ‘anlam’ katmak isteyenlerin sesiydi.

Batı insanı yanıldığını muhakkak anlayacak ve dünyaya ne yaptığını fark edecektir. O gün geldiğinde iş işten geçmiş olur mu bilemiyoruz, ancak onların bir keşke’si muhakkak olacaktır. 70’li yıllarda üstat Sezai Karakoç, İnsanlığın Dirilişi adlını verdiği kitabında topladığı yazılarda Batılılara seslenerek gittikleri yolun yanlış olduğunu, dünya nizamı için yapılacak tek şeyin İslam’a sarılmak olduğunu belirtmişti. O günden bugüne Batıda bu fikri destekleyecek birçok gelişme oldu. Tasavvuf vasıtasıyla bir çok Batılı entelektüel İslam’ı seçti ve kendi toplumlarına İslam’ı anlattı. Bütün bunlara rağmen Batı hâlâ kendini inkâr edercesine İslam’a saldırıyor. Rabbini bilen kendini bilir sözünden hareket edecek olursak Batı kendini tanıdığında ne yapması gerektiğini de anlayacak, iş işten geçmezse. Bu anlamda Batı’ya kendini tanımasına vesile olacak vesileler sunmak. Zannımca İslam’ın tebliğ metodu bunun üzerine kurulmuş.

Unutmadan şunu da hatırlatma fayda var: Nasıl ki Anadolunun Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında dervişler etkin bir rol üstlenmişlerse, Batının da İslamlaşmasında dervişlere büyük bir sorumluk düşmektedir. Hadd-i zatında Batının İslam olması da ancak tasavvufla mümkündür. Fakat bu tasavvuf dört kapıyı tersine çeviren bir anlayışın uydurduğu, şeriatsiz tasavvuf değil, şeriat-tarikat-hakikat-marifet kapılarından geçilerek varılan dervişliğin ortaya koyduğu tasavvuftur.