Mursi’ye idam cezası verildiği haberini Orhan Hekim kardeşimden öğrendiğim andan itibaren yaşadığım ruh halini izah etmem mümkün değil. Bu karara karşı duyduğum üzüntü ve bu üzüntüye eş bir tepki ortaya koyamamanın sebep olduğu ruh hali insanı daha da yaralıyor, yüreğini acıtıyor. İdam kararının açıklanması ardından çeşitli tepkiler ortaya konuldu/konuluyor. Özellikle de İslam dünyasına özgürlük dersi veren Batı’nın olay karşısındaki tavrına yönelik tepkiler dikkat çekiyor. Bu tepkiler Batı’yı hizaya getirir, zalime karşı mazlumun yanında yer almasına katkı sağlar mı bilmiyorum. Bu konuda ümitli değilim. Çünkü insanlığın var oluşundan bu yana tüm mücadele hakkın yanında olanlar ile Batılın safında yer alanlar arasında sürüp gidiyor. Bir diğer ifade ile Nemrutlar ile Hz. İbrahim’in, Firavunlar ile Hz. Yusufların mücadelesi hep sürdü. Bu bakımdan doğru ve yanlış çizgisini bilerlerken ölçümüz Hak-Batıl olmazda fikri ve inanç temellerini batıl üzerine bina edenlerden bu mücadelede mazlumların yanında yer almalarını beklemeye devam edersek kaybeden hep mazlumlar olacak. Sadece Mursi’ye verilen idam cezası karşısında değil haşatın her alanında ve dünyanın her köşesinde Müslümanların Batı’nın desteğini beklemesi hayatın gerçeği ile çelişen ve yaratılaşa aykırı bu tavırdır.
Böyle olunca da zalimlere karşı Firavun anlayışının bir ürünü olan Batı’dan yardım beklemek yerine İslam dünyası olarak kendimize bakmak ve kendimizi yeniden değerlendirmek durumundayız. Tabiatı icabı yılan sokar, akrep iğnesini batırır. Bunun aksini beklemek gerçekçi bir yaklaşım olmaz. Mısır’da yaşananları değerlendirirken tepkimizin temelini seçilmiş bir cumhurbaşkanı için idam cezası verilmiş olması değil, zalimlerin zalimliklerini sürdürüyor olmaları oluşturmalıdır. Firavun anlayışının tarih boyunca hiç değişmediğini, firavunların zindanlarının hep Yusuflarla dolu olduğunu unutmamak gerekiyor.
Netice itibariyle Mursi’ye verilen idam cezası karşısında çağrımızın ilk muhatapları Müslümanlar ve onların yöneticileri olmalıdır. Bunun işlerlik kazanabilmesi içinde öncelikli olarak İslam dünyasının birlik oluşturması gerekiyor. Müslümanlar bir taktım gerekçe ve bahanelerle zalimleri dost edinmeye devam ederse zalimler zalimliklerini sürdüreceklerdir.
Antalya’da NATO Dışişleri Bakanları toplantısında Acil Müdahale Gücü oluşturulmasına ve bu güce Türkiye’nin liderlik etmesine karar veriliyor ve bundan medyamızda yer alan haberlerde bir övünç payı çıkartılıyor. Böyle bir yaklaşımın dünyanın gerçeklerinden uzak olduğunu, bununda ötesinde yerimizi hak çizgisinde değil Batıl’ın yanında belirlediğimizin farkında bile olmadığımızı gösterir. Çünkü Sovyetler Birliği’nin ardından Varşova Paktı’nın dağılması ile aslında NATO’ya ihtiyaç kalmamıştı ve NATO’nun dağılması gerekiyordu. Bir diğer ifade ile NATO’nun kuruluş gerekçesini oluşturan komünizm tehlikesi sona ermişti. Ne var ki NATO’yu kuran Firavun anlayışının bugünkü temsilcileri NATO için hemen yeni bir düşman icat ettiler. Bu düşmanı da İslam ve Müslümanlar olarak belirlediler. Bu gerçeği dağ başlarında ya da çöllerde yaşayan insanlar bilmeyebilir ama İslam ülkelerini yönetme konumunda bulunanların bilmemesi düşünülemez. Bu gerçeğin altını çizdikten sonra, NATO Dışişleri Bakanları Zirvesi’nde oluşturulması kararlaştırılan Acil Müdahale Gücü’ne Türkiye’nin liderlik etmesinin büyük bir başarı gibi takdim edilmesi doğru değildir. Çünkü, NATO için öncelikli düşman Müslümanlar olduğuna göre Türkiye’nin Acil Müdahale Gücü’nün liderliğine getirilmesi, gerektiğinde Müslüman’ın Müslüman’a öldürtülmesi anlamına gelmez mi Bu gerçek bile Batı’dan yadım beklemenin anlamsızlığını göstermeye yeter.