Başörtüsü mağdurlarının itilmişliğini, onların insan olarak neler düşündüğünü, kendilerine çıkış yolu olarak ne gibi tavırlar geliştirdiğini, ruh dünyalarının nasıl yıpratıldığını düşünmek gerekmez mi İtilen, kakılan, sokağa çıkması bile tartışma konusu haline getirilen bu insanların ruh hallerine ne gibi zararların verildiğini hiç düşünmeyecek miyiz

Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığı 15 Mart tarihinde yayımladığı bildiride, "Türkiye de öğretmeni biz yetiştiririz" diyordu. Sürekli kavga eden, "dediğim dedik"ten başka ağzından munis, sıcak, gönülleri ferahlatan söz çıkmayan bir kurumun, hem de eğitim kurumunun yetiştireceği, ya da yetiştirdiğini söylediği öğretmen de kendini yetiştiren kurumun tavrını benimseyecektir.

Açık öğretim liselerinde okuyan öğrencilerle ilgili Yüksek Öğretim Kurulu nun son kararını, pedagojik bağlamda değerlendirdiğimizde, nasıl "şiddet"i körüklediğini anlamakta gecikmeyiz. Yaygın eğitimde çeşitli sebeplerle, binlerce genç hayatın çeşitli alanlarında geleceğini umutla aramaya çalışırken, "okuma" adına gerçekleştirdiği çalışmalarının "boşuna" olduğunu öğrenmesiyle nasıl bir ruh halini yaşadığını iyi düşünmek gerekir. Bu çocuklar niçin oradan oraya koşturuluyor Su akmak zorundadır. Önünü tıkamakla önlem alınmış olmaz. İtilen bu çocuklar sonunda yumruklarını sıkarlar mı, sıkmazlar mı

Onlar  da bu ülkenin çocukları

Madem eğitimci olduğunuzu söylüyorsunuz, "meslek liseleri sorunu" adı altındaki itişmenin, İmam-Hatip liselerinde okuyan çocukları nasıl etkilediğini iyi düşünmek gerekir. Onlar da bu ülkenin çocukları, onlar da vicdan taşıyorlar, onların da anası var, babası var. Bu gençleri hayatlarının daha başında iken mağdur etmekle elinize ne geçecektir Bunların hiç mi vebali yoktur "Eğitim adına her ne olursa olsun, çocuğu sokağa atmamak gerekir" derken bu kadar genci mağdur etmenin pedagoji ile ilgisini iyi düşünmek gerekmez mi Yoksa bu öğrenciler söz konusu olunca pedagoji devre dışı mı kalıyor Bu da bir şiddet değil midir

Yitiğimizi ıslık çalarak aramayalım

Başörtüsü mağdurlarının itilmişliğini, onların insan olarak neler düşündüğünü, kendilerine çıkış yolu olarak ne gibi tavırlar geliştirdiğini, ruh dünyalarının nasıl yıpratıldığını düşünmek gerekmez mi İtilen, kakılan, sokağa çıkması bile tartışma konusu haline getirilen bu insanların ruh hallerine ne gibi zararların verildiğini hiç düşünmeyecek miyiz Ayrıca bu gençlerle herhangi bir ilişki içinde olmayan fakat sağduyu ile hareket eden insanların etkilenmesinin boyutlarını düşündüğümüzde verilen zararın aslında doğrudan doğruya topluma verildiği düşünmezsek, gelecekteki sorunlar yumağına katkı sağlandığının hesabını yapmamak da ülke ve millet sevgisi bilinci ile ciddi bir şekilde çelişmez mi Bu bir şiddet değil midir

Türk toplumunda herkesin olumsuzluklar karşısından en küçüğünden en büyüğüne kadar ortak bir tavır sergilediğini görüyoruz: Ama herkes yapıyor. Herkesin aynı olumsuzlukları yaptığı bir ortamda ya da toplumda iyi adına, iyilik adına beklentilerimiz olabilir mi Böyle düşündürmek şiddet değil midir

İnsan her neyi savunuyorsa ya da her neye karşı ise, savunduğu veya karşı çıktığı şeye ne gibi bir katkı sağlıyor Haklı olduğuna inandığı insanları savunanlar için özellikle belirtmek istiyorum. İnsan sevdiğini, düşmana teslim eder mi İnsan başkalarına gammazlarcasına sevdiğine zarar verir mi Yitiğimizi ıslık çalarak aramayalım. Şahsımıza ait yitiğimizi belli etmemek için, yani hedef yanıltmak için nasıl başka yönlere yöneliyorsak, sevdiğimizi söylediğimiz sosyal konularda da aynı şekilde davranmak gerekmez mi Yerini bildiğimiz fakat başkalarının bulmasını istemediğiniz bir şeyin yerini bağırırcasına söyleyerek (gammazlayarak) görev yapılmış olur mu

Türkiye de inanç, ahlâk vb. değerlere sahip çıkma konusunda verilen mücadelenin yüz kızartıcı bir eda içinde sunulduğunu düşündüğümüzde, bu tür değerlere sahip olmanın, arka çıkmanın ne kadar kötü bir şey olduğunu görmemek için aklımızı tatile göndermiş olmamız gerekir. Türkiye de eğitim alanından, spora, ticarete, sanata, siyasete kadar her alanda teşekkür etmenin ve özür dilemenin bir zül gibi görüldüğü hayat sahnesinde iyi şeylerin olmasını beklemek mümkün müdür

Barışın engelleri...

* Srebrenica katliamında 8000 Bosnalı nın ölümünden sorumlu tutulan, "Sırp kasabı" olarak anılan ve Lahey Birleşmiş Milletler Uluslararası Savaş Suçluları Mahkemesi nde beş yıldır yargılanırken hücresinde ölü bulunan Slobodan Miloseviç 18 Mart 2006 tarihinde Belgrad da "kahraman Milo" sıloganları eşliğinde doğum yeri olan Pozarevaç kasabasında gömüldü.

* Batı nın büyük umutlar bağladığı XXI. yüzyılın başında, binlerce Bosnalı nın Miloseviç tarafından şehit edilmesini seyrettiği bir dünyada "barış" kelimesi bizim bilmediğimiz bir anlam taşıyor herhalde. "Benim katilim iyidir" mantığı ile 200.000 kişinin peşine düşüp ağıt yaktığı kahraman gibi gömülen  bir katilin var olduğu dünyada, hangi barıştan söz edebiliriz

* Yine XXI. yüzyıl beklentileri doğrultusunda ABD Başkanı Bush un, bir İslâm toprağı olan Irak ı yerle bir etmesi, binlerce kişinin şehit olmasına sebep olması; tarih adına, medeniyet adına taşı taş üstünde bırakmaması, bütün bunları yaptıktan sonra eleştiriye dahi tahammül edemediği bir dünyada nasıl bir barıştan söz edeceğiz

* ABD patentli filmler, emperyalist içerikli kitap, dergi, gazete, internet merkezli yayınlarla kültürel baskının uygulandığı, kendi topraklarına sahip çıkmanın dahi banallık olarak görüldüğü bir dünyada hangi barıştan söz edebilirsiniz Hatta o kadar ileri bir şartlanmayla olsa gerek ki, Batı nın tezlerine aykırı söylemlerin hemen bastırıldığı, özgürlüklerin makyajlanmış Orhan Pamuk objesiyle bütünleştirildiği böyle bir "özgürleştirme" sürecinde olup bitenleri "iyi okumak" gerekir.

Uluslararası barış böyle mi gerçekleştirilecek Maddî ve manevî bütün değerlerinizin bastırılması, hatta yok sayılması suretiyle gerçekleşecek öyle mi

İçte de barışın o kadar çok engeli var ki, saymakla bitmez, ancak belli başlılarını birlikte hatırlayalım:

* İsterseniz önce yukarıdan başlayalım, cumhurbaşkanı, "cumhurun başkanı" olmalı, vatandaşlar arasında hiçbir ayırım gözetmemelidir. Beyanlarında hiçbir kesimi suçlamamalı, ortada sabit suç olmadığı sürece hiçbir kesimi potansiyel suçlu olarak görmemeli ve göstermemelidir. Gerçekten "bütün millet"in cumhurbaşkanı olmalıdır. Öncelikle birlik ve beraberlik bu ruhla sağlanabilir.

* Türkiye, kendi iç dinamiklerine ve maddî ve manevî değerler bağlamında iç huzurun zedelenmesine fırsat vermemelidir. Türk insanının hak ve hukuku konusunda başkalarından talimat alınmamalı; vatandaşların hak ve yaşamsal özgürlüklerini kullanmaları konusunda AB dahil çeşitli kurumların etkisine ve direktiflerine  fırsat verilmemelidir.

* Avrupa Parlamentosu yetkililerinin Türk üniversitelerindeki başörtüsü yasağı konusundaki düşüncelerini öğrenmek isteyen Av. Kerami Gürbüz ün mektubuna cevap veren Türkiye-Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk, üniversitelerdeki başörtüsü yasağından üzüntü duyduğunu dile getirip, "Başörtüsü yasağı kabul edilemez. Bu konudaki ısrar Türkiye ye yakışmayan bir tutumdur" demesine fırsat veriliyor. Elbette vatandaşların anayasanın güvencesinde olan özel tercihleri tartışma konusu yapılmamalıdır.

* YÖK hükümetler karşıtı bir tutum izlememeli, hiçbir zaman bir "eğitim" kurumu olduğunu unutmamalıdır. Yani YÖK sorun olmamalı, gençlerin sorunları çözmelidir. Kapısına gelen her Türk gencine hiçbir ayırım yapmadan kapısını açmalıdır.

* Üniversiteler belli bir disiplin içinde halka da açılmalıdır. Çeşitli sosyal konulara ilgi duyan vatandaşların ilgi duydukları konular hakkında, konunun uzmanlarından öğrenme ve dinleme gibi tercihleri olmalıdır. Özellikle sosyal bilimler konusunda böyle bir uygulamaya şiddetle ihtiyaç vardır.

Hukuk güçlünün elinde, haklının değil...

Rüzgâr eken fırtına biçer. Türkiye de siyasette, ticarette, yönetimde, medyada, sanatta halkın önünde bulunanlar şiddet üretiyor; dünyada, siyasette, ticarette, sporda, sanatta, medyada toplumların önünde bulunanlar inanılmaz boyutlarda şiddet üretiyorlar. Hem Türkiye de hem de dünyada bireyden bireylere doğru hale hale yayılan bir şekilde şiddet üretiliyor, suç üretiliyor. Bu insanlar ateşle oynuyorlar.

Şiddet üretmenin en büyük sebebi karşımızdakini dinlememek, anlamamak, dolayısıyla her ne koşulda olursa olsun kendini haklı görme saplantısı içinde olmak, şiddet üretiminin en belirgin şeklidir. Şiddet üretimi büyükler tarafından körüklenmektedir. Evde, sokakta, okulda, iş yerinde, siyasette, devlet yönetiminde büyüklerin ortaya koyduğu tavır şiddet üretiminin en büyük gıdası durumundadır.

Sözün devre dışı kalması, şiddetin zihinlerde, kalplerde ve meydanlarda arzıendam etmesine sebep olmaktadır. Kâbus gibi bir hali yaşıyoruz. Nasıl kâbus sesin, sözün olmadığı bir halin ürünü ise günümüzde yaşadıklarımız da aynı şeylerdir. Eğer kâbus diye nitelediğimiz haldeyken, "ses"imiz çıksa yaşanılan hal, kâbus olmaktan çıkacaktır. Fakat bunun bir türlü gerçekleştirilememesi kâbus dediğimiz halin yaşanmasına sebep olmaktadır.

Türkiye de ve dünyada yaşanılanların "kâbus"tan ne farkı var En yakınızdan başlayarak çevreye doğru şöyle bir tablo oluşturmaya çalışalım. Ne görüyorsunuz, dikkatinizi çeken şeyler nelerdir Konuşamamak, konuştuğunu zannedip birtakım sesler çıkartmak, konuşanı ve konuşulanı dinlememek...

Haklı haksız herkes birbirini suçluyor. Sürekli suçlayıcı bir tavır sergileniyor. İki kişi tartışıyor, her ikisi de kendisinin haklı olduğunu söylüyor, hem de bağıra bağıra Karşısındaki kişinin halini anlamak gibi bir dertleri yok. Bağırıyor, çünkü haksız Fakat bağırma yöntemiyle haklı duruma geleceğini düşünüyor. Çünkü toplumda kim bağırıyorsa, onun ağzına hemen emzik veriliyor. Hatta bu durumu haklı çıkartmak için olsa gerek ki "Ağlamayana meme yoktur" demişiz. Böyle bir yetişme ve yetiştirme biçimiyle şiddet karşıtı insan yetişir mi Çocuk evde bağırarak elde ediyor istediğini Çocuk, çocukluk döneminde ve büyürken hep aynı şeyi yapıyor. Ne elde etmek istiyorsa, ona ulaşmak için tek yöntem kullanıyor: Bağırmak ya da ağlamak. Çocuklar aile içinde bu şekilde yetiştirilince, sokak dışına çıktığında da aynı yönteme başvuruyor. Sokakta, okulda, iş yerinde bu yöntemin olumlu sonuç verdiğini gördükçe, bu usulü "en demokratik" biçim olarak uygulamaya devam ediyor.

En önemli eğitim aşaması olan aile ortamından böyle bir mantalite ile hayata atılan çocuk, ikinci aşamada yani okulda aynı yönteme başvuruyor ve oradan da netice alıyor. Öğretmen "uğraşmak" istemiyor, duruma teslim oluyor. Bağırana "balon" veriliyor, bağırana "şeker" veriliyor, bağırana "düdük", bağırana "emzik" veriliyor. Bunlara kavuşan genç, yönteminin doğallığına inanmaya başlıyor. Bu durum onun hayat felsefesi haline geliyor.

Aklı erdiği andan itibaren çocuk etrafında olup bitenleri sürekli olarak izliyor. Müşahedeleriyle elde ettiği bilgiler onun kendi yolunu, yöntemini belirlemede önemli rol oynuyor. Meselâ ister iç hukuk olsun isterse uluslararası hukuk; hukukun işleme biçimine bakıyor, hukuk güçlünün elinde, haklının değil

Şiddet ve terörü önlemenin yolu...

* Evdeki terörü de, trafik terörünü de, okuldaki terörü de, stattaki terörü de, pazardaki terörü de, siyasetteki terörü de, medyadaki terörü de besleyenler ve sebep olanlar sorumluluk mevkiinde bulunanlardır ki, bunların en üst kesiminden en aşağısına kadar herkesin bunda payı vardır.

Bundan vazgeçilebilir mi Vazgeçilebilmesi için böyle bir sorunun varlığının kabulü gerekir.

* Öncelikle eğitimin "eğitim" olması lâzım, ama bugünkü haliyle eğitimin hiçbir şeyi halledemediği herkesin malumudur. Hatta eğitimden öğlesine korkulmuş ki, bu anlamda en etkili olabilecek olan din eğitimi, din öğretimi formatına sokulmuştur. Bu konu ile örtüşen Roosvelt in sözü oldukça anlamlıdır: "Bir insanı ahlâken eğitmeden sadece zihnen eğitmek topluma bir belâ kazandırmaktır."

* Evde ve okulda çocuğa "yapıcı olma"yı; topluma, toplumsal değerlere saygılı olması öğretilmelidir.

* Hukuk alanında adaletin herkese eşit biçimde uygulanması gerekirken, kuşkulara yer verilmesi, hatta kuşku duyulması çözümlerin başka alanlarda aranmasına sebep olmaktadır.

* İnsanın fıtratında "örnek alma" gibi bir özelliği vardır. Evde, okulda, toplumda örnek olanların gerçekten örnek olması gerekir. Örnek olanların, kendilerini örnek alanlara yönelmesi gerekir. Onları dinlemek, onları insan yerine koymak gerekir. Gençlerin doğru örneklere ihtiyacı vardır.

* Toplumun önünde olan kimseler ki bunlar en küçük yerleşim birimlerinde öğretmen, imam ve muhtar gibi kimselerin gerçekten iyi yetiştirilmiş olması gerekir. İdeolojik kavgalar adına imamın bir tarafa itilmesi, öğretmenin başka tarafa çekilmesi hep sorun yaşanmasına sebep olmuştur ve olmaktadır. Bu tür yanlış tavır ve davranışlardan vazgeçilmesi gerekir.

* Ekonomik sorunlara hakkaniyet ölçüleri içinde çözüm üretilmesi gerekir. Yoksa insanlar yasaların boşluklarından kendilerine çıkış yolları aramakta, vatandaşın helâl rızkının haramlaştırılmasına sebep olunmaktadır. Babalarının maaşlarını alabilmek için, meşru evliliklerini sonlandırarak, gayri meşru hale getirilmesine sebep olmak ne kadar insanî bir tavırdır

* Türk toplumunun sosyolojik anlamda iyi tahlil edilmesi gerekir. Dinin bir medeniyet olduğu gerçeği bir tarafa itilmeden, insanlara uzlaşıcı bir mantıkla saygıyla davranılması gerekir. Ahlâkı dinden ayırmaya çalışanlar var. Dinden soyutlanmış bir ahlâkın özellikle müslüman toplumda kime ne faydası olur Dinden bu kadar korkulmasının sebebi nedir Böyle bir yaklaşım biçimi de bir tür terör değil midir Hıristiyan dünya, İslâm ı terörle özdeşleştirirken Türkiye de bazı kimseler tarafından dillendirilen böyle bir yaklaşımın sosyolojik gerçeklerle bağdaşması mümkün müdür

* Birçok aile çocuklarından şikâyetçidir. Şikâyetin sebebi niçin uzaklarda aranır Projektörü önce kendimize yöneltirsek, o zaman sorunun kaynağına daha da yaklaşmış oluruz. Çünkü problemin çözümü sorunun tesbitinden sonradır, işte ondan sonra da çareler aramaya başlayabiliriz.

* Suçun olduğu yerde ceza olmadığı sürece birtakım insanî değerlerin toplumsal boyut kazanması güçtür. Elbette ceza, ceza vermek, birtakım duyguları tatmin etmek için değildir. Cezadan maksat caydırmaktır. Eğer uygulanan ceza caydırmıyorsa, suç işlemeye yönelmenin sebeplerinin iyi araştırılması ve incelenmesi gerekir. Meselâ YÖK gençleri suç işlemeye tahrik etmektedir. Yaptırımın olmadığı bir ortamda sağlıklı yaşam mümkün değildir.

* Türkiye de çeşitli sebeplerle insanların, gençlerin ruh sağlığı ile oynanmaktadır. Dünyanın muhtemel yapısı göz önünde bulundurarak birtakım önlemlerin alınması gerekir. Devlet içte ve dışta kendi vatandaşlarını, başkalarının insafına bırakıyorsa bu da bir tür devletin şiddet uygulaması anlamına gelir. 

* Her kim olursan olsun, "Hırsızlık yapan kızım da olsa hiç tereddüt etmem cezasını veririm" kararlılığı içinde olunması teröre ve şiddete önlem açısından bir ışık olamaz mı Yoksa kör dövüşü sürüp gidecek mi Okulları, iş yerlerini, ülkeyi, dünyayı yaşanmaz hale getirenler, çekin elinizi insanların yakasından...