2010 yılının Aralık ayında polis tarafından

sebze tezgâhına el konulan Muhammed Buazizi adlı Tunuslu gencin kendini yakma

eylemini milat olarak kabul edersek eğer, Arap Baharı olarak adlandırılan

sürecin başlamasından bu yana tam beş koca yıl geçti. 

Bu beş yıl

içinde Tunus

tan Libya ya,

Mısır dan Suriye ye kadar bütün bir İslam coğrafyasında büyük dalgalanmalar ve

hatta felaketler yaşandı. 

Fitil Tunus ta Ateşlendi

Muhammed Buazizi nin eylemi

sonrasında ülkenin bütün önemli şehirlerinde on binlerce Tunuslunun katıldığı

gösteriler başladı. Gösteriler barışçıldı, halk, ülkede iyiden iyiye hissedilen

yoksulluğa ve yolsuzluğa karşı ayaklanmıştı. Yaklaşık üç hafta süren ve yüze yakın

Tunuslunun ölümüne yol açan olayların ardından, 14 Ocak 2011 de 23 yıllık

diktatör Zeynel Abidin Bin Ali baskılara dayanamadı ve ülkeyi terk etti. Bin

Ali yi deviren olaylar dünya tarihine Yasemin Devrimi olarak geçecekti.

Ardından Mısır Geldi

25 Ocak 2011 de Arap âleminin bu en önemli

ülkesinde olaylar başladığında, hiç kimse 30 yıllık Mübarek rejiminin

çökeceğine inanmıyordu. 

Hatta İhvân-ı Müslimin yönetimi bile mevcut duruma

ihtiyatla yaklaşıyor, olan biteni anlamaya çalışıyordu. Öyle ki gösteriler

sürerken Tahrir meydanını baştan aşağı tarasanız bile, İhvâna ait hiçbir resmi iz

bulunamazdı. 

Mısır da Arap Baharının ilk ayı bu atmosfer içinde

geçti. 2011 yılının Şubat ayına gelindiğinde ise, 30 yıllık demir yumruk

yönetimi hesaba katıldığında pek de zorlu olmayan bir yöntemle Hüsnü Mübarek

devriliverdi.

Ardından 2012 nin yaz aylarında ülke seçimlere

gitti. Sayısı elli milyonu aşan mevcut seçmenin yarısı seçimlerde oy kullanmadı.

İhvân ın ilk Cumhurbaşkanı adayı Hayrat Şatır dı. Fakat Hayrat Şatır ın

adaylığı, Hüsnü Mübarek in yerine konumlanan geçici yönetim tarafından kabul

edilmedi. Buna karşılık İhvân, Hayrat Şatır ın yerine Muhammed Mursî yi aday

gösterdi ve seçimlerin ikinci turunda Selefilerin de bir kısmının desteğini alan

Mursî, Cumhurbaşkanı seçildi. 

Muhammed Mursî iş başına gelir gelmez, hem yanı

başında İsrail ambargosu altında inim inim inleyen Gazze ye, hem de kanayan tüm

İslam coğrafyalarına merhem olmaya çalıştı. Fakat Cumhurbaşkanı seçilmesinin henüz

birinci yılını doldurduğu 3 Temmuz 2013 te, karanlık bir gece vakti başta

Amerika olmak üzere Batılı ülkelerin ve Suudi Hanedanının açık desteğini alan

cuntacı Generaller tarafından tutuklanarak hapsedildi. 

Askeri darbenin

ardından ülke genelinde başlayan olaylarda binlerce canını kaybeden ve en ağır

bedelleri ödeyen İhvân, o en korkunç günlerde dahi silaha sarılmamayı başarmıştı. 

Fakat silaha sarılmamasına rağmen bugün gelinen

noktada bir asırlık tecrübesi bulunan İhvân ın yaşayan tüm yöneticileri

hapsedildi; sivil toplum anlamında Arap dünyasının en güçlü, en aydın, en

barışçıl, en liyakatli teşkilatı, maalesef terörist örgüt olarak damgalanmaktan

kurtulamadı.

 Sonrasında

Libya 

Kırk yıllık diktatör Muammer Kaddafi nin

yönetimi altındaki Libya da, muhaliflerin 7 Şubat 2011 de başlattığı silahlı

isyan, ilerleyen günlerde Türk savaş gemilerinin de bekçilik ettiği NATO operasyonuna

dönüştü. NATO saldırısı boyunca Kaddafi nin kontrolündeki Trablus ve çevresi

bombalandı. Trablus bombalandıkça çoğunluğu Bingazili

olan muhalifler tekbir getiriyordu. Nihayetinde bombardımandan kaçarken

yakalanan Kaddafi, tüm dünyanın gözleri önünde linç ve işkenceyle öldürüldü. 

Bugün ülke fiili olarak yedi parçaya bölünmüş

durumda. Her bir parçanın silahlı örgütleri var ve bu örgütler petrol

kuyularını ele geçirmek için zaman zaman şiddetli, zaman zaman da düşük yoğunluklu

seyreden iç savaşı devam ettiriyorlar.  

Cehenneme açılan kapı; Suriye

Ah Suriye

Beş yıldır cayır cayır yakılan, fokur fokur

kaynatılan, sokak sokak yıkılan, şehirleri harabeye çevrilen, yüz binlerce canı

alınan, nüfusunun yarısı evinden ve yurdundan olan Suriye.

Üzerine ciltler dolusu yazılacak, ömürler boyu konuşulacak

olan Suriye. 

Aslında Suriye

krizi, belki de İslam ülkelerini yöneten idareciler için bir rahmete

dönüşebilirdi.  Fakat söz konusu

yöneticiler, Suriye krizine Müslüman ferasetiyle yaklaşmak yerine, Amerika ve

Rusya gibi küresel aktörlerin penceresinden baktıkları için, o rahmet maalesef

el birliği ile azaba çevrildi. 

Şii ya da Sunni

hiç fark etmez. Arap baharı Suriye ye sıçradığında, Müslüman yöneticiler reel

politik hesaplar yapmak yerine, Allahın rızasını kazanmak için çabalasaydılar; Ya

da bu coğrafyanın yöneticileri, Amerika ile, Avrupa ile, Rusya ile, ya da Çin

ile ittifaklar kurmak yerine, İslam ülkeleri arasında ittifak kursaydılar;

Söz konusu

yöneticiler Bilâd-ı Şam yangınını körüklemek yerine, tek bir çocuğun ölümünü

dahi olsun engelleyebilmek için yanıp tutuşsaydılar;

Emin olun çok

başka bir Suriye, belki de çok başka bir İslam coğrafyası görecektik bugün.

Fakat yöneticilerimiz bunu başaramadılar, ferâsetli

davranamadılar.

Ferâsetli olmak

yerine, kimisi Rusya nın da desteğini arkasına alarak Suriye iç savaşına bizzat

asker gönderdi, kimisi de Amerikan yalanlarına kanarak eğit-donat-ölüme yolla

anlaşmalarıyla yangına ateş taşıdı.

Yeniden Tunus;

Kaderin cilvesine bakın ki Arap Baharı dedikleri

sürecin fitilinin ateşlendiği Tunus ta da beş yılın ardından yine başa dönüldü.

2014 sonlarında yapılan seçimlerde devrik diktatör Zeynel Abidin Bin Ali nin en

yakınındaki isimlerden biri olan, Bâci Kaid Es-Sipsi, yüzde 56 oy alarak

Cumhurbaşkanı seçildi. Nahda Hareketinin lideri Raşid Gannuşi ise, laik

kesimlerin partisi olarak bilinen ve iktidarda bulunan Tunus un Sesi partisinin

kongresine misafir olarak katılıyor ve ülkesini herhangi bir çatışma ortamından

uzak tutmak için çırpınıyor bugün.

Fakat henüz bitmedi;

Süreç elbette devam

ediyor.

İç savaş sebebiyle Suriye de ve IŞİD bahanesiyle Irak ta

dökülen kanlar daha kimleri kimleri boğacak henüz bilmiyoruz. 

Kaç tane daha IŞİD benzeri yapılanmayla

karşılaşacağız ve bütün bir İslam ümmeti olarak daha hangi bedelleri ödeyeceğiz

henüz kestiremiyoruz.

Lâkin bildiğimiz

bir şey var.

Kimi aktörleri

değişse de İslam coğrafyasındaki o bildik yapılar kan tazeleyerek yollarına devam

ediyorlar. Üstelik Müslüman sokağı da tarihte hiç olmadığı kadar karanlık

durumda.  

Kesin olan şu ki; baharımız kış a döndü bugün. 

Ve Son Olarak Türkiye

30 yılı aşkın süredir etnik ya da ideolojik

sloganlar altında sûni kavgaların sürdürüldüğü Türkiye. 

Yöneticileri mütemadiyen aldatılan, çözüm süreci

diye diye çözümsüzlüğe saplanan Türkiye.

Bu yakıcı zamanlarda bütünleşmesi gerekirken daha

da kutuplaşan, toparlanması gerekirken kamplara ayrılan Türkiye. 

Ne yaptığının farkında olmayan idarecilerin elinde,

Amerika ile stratejik ortak olduğunu sanan; Avrupa nın kaderiyle kendi kaderinin

bir olduğuna inanan; hatta ve hatta güneydeki bozguncu Siyonist rejime bile muhtaç

olan Türkiye. 

Bütün bu yaşananları, bütün bu kargaşayı, bütün bu herc-ü

merci üst üste koyunca kendi kendine sormadan edemiyor insan;

Belki de hiç ummadığımız bir anda apansızca

yüzleşeceğiz o korkunç gerçekle, kim bilir  

Belki de hakikaten şu yaşadıklarımız âhir zaman

âlâmetleridir, kim bilir