7 Ekim Aksa Tufanı’ndan sonra Müslüman olmak hasebiyle ortaya koyduğumuz tepki sebebiyle farklı dönüşler alıyoruz. Örneğin bazı kanalların yönlendirmesi ile ülkemiz ile katil, işgalci İsrail ile ticaretin bitirilemeyeceğini söyleyenler oluyor. Hatta bu ve benzeri tepkiler iktidarın işgalci ile ilişkilerini meşrulaştıracak düzeye geliyor.
Bu tepkilerin belli çevrelerce üretildiğini bilmemize rağmen yüzyılın soykırımına karşı bir Müslüman’ın ve bir insanın nasıl olur da bu üretilmiş propaganda kokan düşüncelerin peşine nasıl düştüklerini sorgulamaya devam ediyoruz. Ülkemizdeki İsrail ile ticaretin özel sektörün işi olduğu, devletin müdahale edemeyeceği, uluslararası ticaret anlaşmalarının buna engel olduğunu ve müdahale edilemeyeceği gibi savlar üzerinden ülkemizde bir soykırıma destek verenler meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Belli odaklarca da üretilmiş olsa da milletimizde karşılık bulması şaşılacak durum.
Oysa İsrail’in katliamına karşı son aylarda en fazla paylaşılan kıssa Haçlılara elbise dikme meselesini soran terzi hikâyesi oldu. Rivayet odur ki; bir terzi dönemin âlimlerinden birine gelerek, “Ey şeyh, Haçlılara elbise dikersem zulme ortak olur muyum?” diye sorar. Dönemin âlimi ise soruya karşı şöyle bir cevap verir: “Hayır, sen bizzat zalim olursun. Sana iplik satan ise zulme ortak olur.”
Bunu paylaşanların İsrail’e ticarete devam etme konusuna gelince İslam’ın kaidelerine değil de uluslararası ticaret ve siyasetin kurallarına sarılması bu toplumda bazı konuların aşındığını gösteriyor. Katil ile her türlü ilişkiyi kestiğimizde ülke olarak zora gireceğimizi söyleyenler, yine kurallarını Siyonistlerin ortaya attığı “uluslararası kurallara” sığınıyor olması ülkedeki son çeyrek asırdır milletimizi millet yapan vasıflardan uzaklaştırıldığının göstergesidir.
Bizim milletimizin dünya görüşü hayatın sadece dünya hayatından ibaret olmadığı, her insanın muhakkak öldüğünde sonunda hesap vereceği bir mizan olduğu ve bu mizanda çıkan sonuç itibariyle ya cennette ya da cehennemde sonsuz olan bir hayat olduğu anlayışını içerir. O hesap gününde de tüm insanların günümüzdeki “uluslararası ticaret kurallarına, siyaset kurallarına” bazılarının “evrensel kaideler” diye pazarladığı kurallara, hükümlere göre değil, Allah’ın bütün peygamberlerle insanlara getirdiği değişmez kurallara göre yargılanacağına inanır.
Allah’ın indirdiği hükümlere göre zalimin de zulmünde hükmü dünyanın yaratıldığı ilk andan itibaren kıyamete kadar geçerli hükümdür. “Adalet” tüm çağların geçerli kuralı, en evrensel kaidedir. İnsan hakkı, masumların hakkı olduğunda da hiçbir insanların ortaya koyduğu kural geçerli olmaz. İsterse o kuralı devlet koymuş olsun.
Gözlerimiz önünde bir soykırım yaşanırken nasıl oluyor da hâlâ İsrail’e giden gemicikler aklanmaya çalışılıyor? O sorduğumuz soruyu tekrardan soralım: “Ey İsrail’e gemicik ticaretine devam edenler! Gazze’de açlıktan ölen iki aylık bebekler size ne yaptı?”
Gazetecilik görevi gereği Erbakan Hoca’mızın şu duasını hatırlatmak zorundayız. Erbakan Hoca’mız 22 Temmuz 2007 Seçimleri öncesi yaptığı konferanslarda şu duayı ediyordu (ki bu duayı her yerde ediyordu Erbakan Hoca’mız, Erbakan Hoca’mızın hayatının mihverini oluşturuyordu): “Cenab-ı Hakk'a niyaz ediyorum ki, bizleri dinleyen kardeşlerimize ve 75 milyon vatan evladının hepsine Cenab-ı Allah, Hakk’ı hak olarak bilmek, batılı batıl olarak bilmek, Hakk’ı tutmak ve batılı kaçırmak, batılı önlemek nasip buyursun inşallah.”
Maalesef son yaşadıklarımız nasıl “Hak” kavramından millet olarak uzaklaştığımızın resmidir. Bu açıdan Erbakan Hoca’mızın aynı konferansın başında anlattığı şu konuları da not düşelim:
“Rabbimiz, Bizi eşref-i mahlûkat olarak yaratmış. Böylece biz diğer canlılardan üstün olarak yaratılmışız. Ayrıca sizi meleklerden de üstün olarak yaratmış, neyle; irade-i cüz’iye ile.
Ey kulum ben sana doğru ile yanlışı ayırma kabiliyetini veriyorum. Doğru ile yanlış ayırdıktan sonra seni serbest bırakıyorum. İstersen doğruya hizmet edersin, bütün insanların saadeti için, istersen insanlara zulüm için yanlışa hizmet edersin. Kendi iradenle doğruya hizmet edecek olursan, o takdirde sevap kazanma vesilesi olur. Şeref ve izzetinle sevap kazanırsın. Sana bu şerefi bahşetmek için sana irade-i cüz’iye vermişim, böylece seni meleklerden üstün yaratmışım. Bütün dünya ülkelerinde mareşallik rütbesi, meydan muharebesi kazanan kişilere veriliyor. Yani savaşacaksınız, kazanacaksınız, öyle mareşallik rütbesini kazanacaksınız. Kul olarak biz de sevap kazanabilmek için, mutlaka Hak ve batıl mücadelesi ile karşı karşıya olacağız, Hakk’ı tutacağız, batılı menedeceğiz, böylece şerifimizle sevap kazanıp Allah’ın rızasına ulaşmak suretiyle, inşallah büyük bir mükâfata nail olacağız.”
Milletimizin doğru ile yanlışı ayırt etmesini engellemek için bilerek çalışıp, olaylarda manipülasyon yapanları, algılarla yapılması gereken işlerin yapılmasına engel olanları Allah’a havale ediyoruz.
Ve sevinerek söylüyoruz ki; ülkemizdeki duruma rağmen dünyanın farklı coğrafyalarında doğru ile yanlışı ayırt edip, zulüm ile adaleti ayırt edip “adaleti” ayağa kaldırmaya çalışan insanlar var. Bu insanlarla Millî Görüş buluşturulduğu zaman “Yeni Bir Dünya”yı kuracağız.