Kültür-Sanat

Yeni şiir, biçime takılıp kaldı

Yeni şiir, biçime takılıp kaldı

Abone Ol

Yeni kuşaklar, ya tamamen toplumcu ya da tamamen bireyci bir şiire yöneldiler ve bu durum bence şiirimizin önünü tıkadı. Böylece yeni şiir, biçime takılıp kaldı. Toplumdan, kültürümüzden, medeniyetimizden koptu. Bu yüzden onlarca isim şiir yazdı ama bir varlık gösteremediler.

Sevgili şair bakıyorum uzun zamandır şiir yayınlamıyorsunuz. Yeni şiir kitabı da yok piyasada epeydir. Ne oluyor sevgili şair. Şiirden koptunuz mu? Yoksa şiir mi sizden uzaklaştı. Biliyorsunuz şiir çok kıskanç, çok bencil bir sevgilidir. Onu biraz incittiniz mi hiç acımaz canınıza okur. Hemen küser çekip gider, kayıplara karışır. Böyle bir kaygı içinde nedir şimdiki şiir haliniz?

Bir şair olarak siz de iyi bilirsiniz ki, şiirden kopmak öyle kolay bir hadise değildir. Fakat şairlerin de zaman zaman içine çekildikleri, şiir yazmadıkları yahut yazsalar bile yayımlamadıkları dönemler vardır. Ben de böyle bir süreci yaşadım son yıllarda... En son şiir kitabım 2002‘de yayımlandı. O günden bu yana dergilerde 20 şiirim yayımlandı. Bir o kadar da tamamlanmış fakat yayımlanmamış şiirim var. Böyle bir tablo karşısında sanırım şiirden koptuğum söylenemez. Yani şiirden koptuğumu düşünmüyorum. Sadece az yazıyor ve az yayımlıyorum.

Nesir yazmak şiirime ‘iklim‘ bulmakla ilgili

Yıllardır yazıyorsunuz. Birçok ismi Mavera dergisinde tanıdığım gibi sizi de Mavera dergisinde yayımlanan şiirlerinizle tanımış oldum. Kitaplar yayınladınız. Okullarda, Üniversitede ders verdiniz. İyi bir Türkçe ile yazıyorsunuz büyük bir imkân olarak. Buradan bakınca son yıllarda şiir sizde ikinci plana düşmüş ve daha çok inceleme araştırma kitaplarına yönelmiş oldunuz. Daha önceki yıllarda yazmış olduğunuz çocuklara yönelik kitaplarınızı ayrı tutarsak; Yunus Emre, Nasreddin Hoca ve Mehmet Akif üzerine kitaplar hazırladınız ve diğer bazı çalışmalar içindesiniz bildiğim kadarıyla. Bu ilginin bu yakınlaşmanın sebebini anlatır mısınız?

Son yıllarda nesir çalışmalarına ağırlık verdiğim doğrudur. Bu şiirden kopuş anlamına gelmediği gibi şiiri ikinci plana atmak anlamına da gelmiyor. Doğrusu, nesir yazmayı seviyorum ama nesre ağırlık vermek bu sevginin yanı sıra şiirime bir "iklim" bulma meselesiyle de ilgilidir. Sadece şiir yazarak bir kültür-sanat yapısı kurabilmek bana mümkün görünmüyor. Eğer şiir bir dünya görüşüne yaslanması gereken bir tür ise bunun denemeyle, biyografiyle kısacası başka tür eserlerle de beslenmesi, zenginleştirilmesi gerekir diye düşünüyorum. Şiir, tek başına çok büyüleyici bir iklim... Kimi zaman insanı tarihten, coğrafyadan, toplumdan koparabiliyor. Bu durumda nesir, şairin ayaklarını yere basmasını sağlıyor bence...

Şiirin vazgeçilmez bir yakıcılığı vardır bir şair için. Türkçe şiirin yenileşme sürecinde, yani daha net bir yaklaşımla Cumhuriyet‘e girişte ve devamında nasıl bir sistem, tavır ve çıkış yolu göstermek istemiştir şiir. Siz de önemli kitaplar yayınladınız. Ayrıca Türkçenin değişim ve gelişim imkânlarını da göz önünde bulundurarak ve gelişen bu süreçte sizin şiirinizin de varmak istediği yeri bize açıklasanız diyorum.

Şairin sesine kimler, nasıl kulak verir bu ayrı bir konudur ama; özellikle geçiş dönemlerinde bir "yol göstericilik" yaptığı muhakkaktır. Bizim çok ciddi bir gelenek sorunumuz, geleneğe yabancılaşma sorunumuz var. Tabi bu sorun aynı zamanda "çağdaş" olmakla da birlikte düşünülmesi gereken bir sorundur. Ben, çağın şairi olmanın gelenekle kurulacak bağla yakından ilgili olduğuna inanan biri olduğum için bu çizgide eser verenlerin yolunu izlemeye çalıştım. Bu noktada önümüzdeki en önemli imkân bana göre Sezai Karakoç şiiriydi.  Edebiyat, Mavera, Yedi İklim, Düş Çınarı... gibi dergilerde yazan pek çok şair gibi ben de bu zincire eklemlenmek istedim. Bunu ne ölçüde başardığımı benim söylemem doğru olmaz ama niyetim ve gayretim bu yolda oldu. Karakoç şiiri, daha genel anlamda Diriliş düşüncesi medeniyetimizin çağdaş manada bir ihya ve inşa faaliyeti idi. Fakat sonradan başka kanallar açıldı ve yeni kuşaklar, ya tamamen toplumcu ya da tamamen bireyci bir şiire yöneldiler ve bu durum bence şiirimizin önünü tıkadı. Bir İkinci Yenidir tutturdular, Sezai Karakoç‘u bile ona eklemleyerek benimsediler. Biçimsel olarak bu akım bir yenilik ifade edebilir ama bu akımın şairlerinin bir "öz" meselesi yoktu. Böylece yeni şiir, biçime takılıp kaldı. Toplumdan, kültürümüzden, medeniyetimizden koptu. Bu yüzden onlarca isim şiir yazdı ama bir varlık gösteremediler.

Medeniyet kaygılı şiir 80‘lerde bitti

Şiirin gelişiminde bir de akımlardan söz edilir olmuştur hep. Hececiler, Garip, İkinci Yeni, Toplumcu şiir. Şiire toptancı bir bakış açısı ve duyarlığı ile mi bakılmalı, yoksa dönemleri ile mi dikkate almalı şiiri? Ayrıca sözü edilmekte olan 80 şiiri ve sonrası var. Bana daha çok bir iktidar mücadelesini çağrıştıran bu sahiplenmeleri veya bu bölümlenmeleri nasıl yorumlamak icap eder?

Şairi tümüyle çağından, benzer anlayışla eser verdiği topululuklardan da tümüyle ayrı düşünemeyiz. Fakat; şair, her ne kadar bir akıma, gruba nispet edilebilir olsa bile sonuçta şiir ferdi bir hadisedir. Bu yüzden her şair, kendi ikliminde kendi şiirini kurar ve kurmalıdır. Sonra benzer anlayıştaki şairlerle bir koro oluşturabilir. 80 sonrası şiir ise, dil, işçilik, biçim bakımından birtakım yenilikler ortaya koymuş olsa bile meseleye bütün olarak bakıldığında bir "köksüzlük"ü çağrıştırıyor bence... Ne oldu sonuç, ona bakalım. Tabir caizse estiler, gürlediler, önceki oluşumları ve birikimleri inkâr ettiler. Ortaya kalıcı örnekler koyamadılar. Çoğu ilk kitaplarından sonra unutulup gittiler.  Medeniyet kaygılı şiir, bana göre seksende bitti. Kendinin bitmesi bir yana Sezai Karakoç‘un açtığı yatağa gençlerin ulaşmasını da engelledi. Nitekim bu arkadaşların idollerine bakacak olursak bu durum daha iyi anlaşılabilir.  Hiç birinin referansında bir Yunus Emre, bir Fuzuli, bir Mehmet Akif yok. Varsa yoksa İkinci yeni şairleri... Bu tam anlamıyla bir yabancılaşma ve reddi-miras tavrı bence... Kişileri bağlayan ortak değerler yoksa bölünmeler de kaçınılmaz olur.

Yazı hayatınızda birçok dergide yazdınız, dergilere destek verdiniz, dergi çıkardınız. Hali hazırda yayınlanmakta olan dergilerimizin yayın politikalarını nasıl buluyorsunuz? Günümüz edebiyat dergileri işlevlerini yerine getiriyorlar mı? Yoksa her dergi kendine bir hâkimiyet alanı mı açmak istiyor. Dergiler arasında bir rekabet var mıdır? Bu hep böyle mi olagelmiştir, yoksa zaman zaman nükseden bulaşıcı bir şey midir edebiyat hayatında? Dergilerin rekabet içersinde olmaları bir değer ifade ediyor mu acaba? Ayrıca bir çeteleşmeden söz edilebilinir mi edebiyat piyasasında. Bir çeteleşme, gruplaşma varsa eğer bu şimdilerde mi olmaktadır yoksa hep böyle mi olagelmiştir.

Dergiciliğin nasıl zor şartlarda yapıldığının gerek yazar gerekse kısa bir süre yayın yönetmeni olarak yaşadığım tecrübeden iyi biliyorum. Bu yüzden bu arkadaşlarımızın çabalarını takdir etmekle birlikte şunu da söylemek durumundayız ki, bu konuda işler uzun zamandır iyi gitmiyor. Dergilerin bir yayın politikasından söz etmek zor görünüyor. Dolayısıyla işlevlerini tam anlamıyla yerine getirdiklerini söylemek iyimserlik olur. Seslerimizi bir "koro"ya dönüştüremiyoruz. Her dergi kendi adasında bir "beylik" oluşturmaya çalışıyor. Yahut niyet böyle olmasa bile sonuç böyle oluyor. Rekabet kötü bir duygu değil ama iş çeteleşmeye gelince bu durum maalesef var. Bu durum yeni değil şüphesiz... Ama dergi çıkarmanın kolaylıkları, usta-çırak ilişkilerinin olmayışı, edebiyatın "edeb"ini ortadan kaldırmış gibi... Ortaya bir şey koymak yerine ortaya bir şey koymuş olanlara saldırarak kendilerine bir alan açmak isteyenler, edebiyat ortamını şekillendirmeye çalışıyorlar. Fakat su gidiyor, kum kalıyor. Değerli olan her zaman değerlidir çünkü.

Modernizm hastalığının hiçbir kutsalı yok!

80‘li yıllar dergileri bizi heyecanlandırırdı. Heyecanla bekler, arar, soruşturur ve bir yerde sevgiyle açardık sayfalarını. Hele şiirimiz, yazımız varsa daha bir şevklenirdi içimiz. Günümüz dergilerinde böyle bir heyecan sezilmiyor. Hadi biz yaşımız itibariyle durulduk diyelim. Bu heyecansızlık durumunu gençlerde de görmek mümkün.  Neden böyle oldu. Bu heyecansızlık sorunu nerden kaynaklanıyor? Bu bir modernizm hastalığı olabilir mi acaba? Ya da internet dergiciliğinin ortaya saldığı virüs mü edebiyat hayatına kasteden?

Evet, heyecan kayboldu. Bu durumun sosyal, siyasal sebepleri, toplumsal değişimle ilgili yönleri olmakla beraber, bence asıl sorun ortaya konulan ürünlerdeki nitelik problemi... Siz, buna modernizm hastalığı da diyebilirsiniz. Modernizm, bir yapının eskiyen taraflarını atıp onu canlı tutmak çabası değil... Bir köksüzlük... Hiçbir kutsalı yok... Dayandığı, beslendiği bir geleneği yok... Tam bir yabancılaşma... Bugünkü dergilerde görülen şiir örnekleri bu yabancılaşmanın ürünü... Sanki Servet-i Fünun devri yeniden geldi. Fecr-i Ati dirildi... Böylesine bu topraklardan, bu toprakların dünyasından uzak bir şiir yazılıyor. İnternet dergiciliği ise başlı başına bir felaket... Şiirinizi, yazınızı bir dergi yayımlamadı mı, ne gam, gönderirsiniz bir internet sitesine yayımlarsınız. Olmadı kendiniz bir site kurarsınız... Evet, bu durum edebiyat adına bir vahameti ifade ediyor. Unutmayalım, kökleri olmayan hiçbir çiçek yaşayamaz. Nitekim de öyle oluyor. Kendileri yazıp kendileri okuyorlar, bir tek mısraları bile gönüllerde karşılık bulmuyor. Çünkü aşksız, heyecansız şiirler... Kelime istifi... Yürekte değil zihinde yazılan tamamen kurgusal metinler... Biz aşkımızı kaybettik. Neyse bu bahsi fazla da uzatmaya lüzum görmüyorum. Son söz olarak söylemek istediğim şudur: Aşk yoksa heyecan da yoktur. Aşkın ve heyecanın olmadığı yerde de şiirin sözü edilemez.

Bu aralar neler yapıyorsunuz? Tezgâhta ne var? Şiir var mı örneğin?

Az da olsa şiir yazıyorum. Tamamlanmış fakat henüz yayımlanma imkânı bulamayan bir şiir kitabım var. Nesir çalışmalarım sürüyor. Yunus Emre‘nin Cumhuriyet dönemi ve sonrası aydınlarına, sanatkârlarına etkisini inceleyen bir dosya bitmek üzere...